26 Eylül 2008 Cuma

İmam Şazili Hazretlerinin Hizbü' Hamd'inden Bir Bölüm

Ey bana benden daha yakın bulunan Rabbim! Artık hiç bir şey söyleyecek yüzüm kalmadı; cürümlerim büyüdükçe büyüdü...Ey Rabbim, Sen, başımda dönüp duran musibetleri, içinde bocalayıp durduğum zavallılığı, şaşkınlığı, basiretsizliği, düşmüşlüğü ve ne kadar aıklı hallere düçar kaldığımı görüyor ve biliyorsun. Allah'ım, bütün bunlara rağmen, ben Sana, Sen'in esmi hüsnana, sıfat-i ulyana ve Resulün Hazreti Muhammed Mustafa'ya iman ettim ve bu imanımı en büyük sermaye olarak bildim/biliyorum. Halim böyleyen Sen'den gayrı kim bana merhamet edebilir ve kim bana saadet bahşedebilir? N'olur Rabbim, merhamer buyur, buyur da bana dosdoğru yolu buldur ve hep o yolda yürümeyi müyesser kıl; günahlara ve dalalete sürükleyen yolları da bildir ve onlara düşmekten beni fersah fersah uzak tut. . hep Hak yollara sevket.. nurunla yolumu aydınlat.. aklımı her zaman yerinde kullanıp isabetli hükümler vermeme yardımcı ol ve hakikatı aslına uygun şekilde beyan etmeye muvaffak eyle!

Her şeyin biricik ışık kaynağı, hayır kapılarını açan ve gaileleri savan, bunlara ve her şeye gücü yeten Yüce Allah'ım! Nurunla kalbimi fetheyle ve güzelliklere aç.. nezdindeki ilminden bana da ihsanda bulun.. özel lutuflarınla idrak ufkumu genişlet.. Seninle duyup Seninle görmek bahtiyarlığına eriştir.. kudret tecellilerinle takatimi artır..

Amin!...

Kadir Geceniz mübarek olsun...
24 Eylül 2008 Çarşamba

yok böyle bir şey

varmış.. kendisiyle bizzat müşerref olmasaydım 'var, var, ben gördüm' diyenlere 'hadi canım sen de' bakışlarımla bakar, 'yok artık daha neler' , 'bir yaşıma daha girdim' gibi hayret içerikli muhtelif cümlelerden birini filan söylerdim herhalde. ama varmış işte..

ancyclostoma duodenale cinsi solucanlara vücutlarının ön kısmı çengel şeklinde oldugu için bu isim verilmiştir.10 mm boyundadırlar. barsakta kan emerler,tek konakları insandır. yumurtaları dışkıyla atıldıktan sonra uygun nem, sıcaklık ve ışık şartlarında kurtcuk oluştururlar. bu kurtcuklar 2-18 ay yaşayabilirler ve çevreye yayılırlar, insan derisini delerek vücuda girerler.

bu yazıyı şu anda okuyan 564 bin 455 insandan 564bin 412 si kendisiyle müşerref oldugum zat-ı muhteremin küçük, sevimli bir ancyclostoma duodenale oldugunu düşündü ve ne yazık ki toplu bir yanılma yaşandı. böyle düşünmeyen kırk üç kişiyi tebrik etmemi filan beklemeyin. bahse girerim 38 tanesi yazıyı okurken çekirdek yiyiyor ve yazıya konsantre olamadıgı için herhangi bir şey düşünecek durumda değildir. geri kalan beş kişiden biri benim. benim de şuuru açık, oryante, koopere, aklı başında bi insan oldugum tezinden yola çıkarsak, bizzat kendimin yazmış oldugu bir yazıda neden bahsettiğimi bilmemden daha dogal ne olabilir. (kekik suyu.. evet kekik suyu kesin daha dogal bir şeydir). evet geriye 4 kişi kalıyor ki bunlardan ikisi bu yazıyı okumaları muhtemel olan ve o gün orada benimle birlikte onu tanıma şerefine erişmiş arkadaşlarım. onlar da benim gibi henüz 'o'nun etkisinden kurtulamamış ve yazıyı daha görür görmez 'kesin onu anlatacak,kesin ' gibi şeyler düşünmüşler, ve ancylostoma duodenale cinsi solucanlar paragrafı onları kesinlikle aldatamamıştır. geriye iki kişi kalıyor. bu ikisinin de şu anda amerikanın honolulu eyaletinde aynı evde ikamet eden ve benim yazılarımın çok sıkı takipçisi olan, her gün muhtelif zamanlarda siteye girip, acaba yazmış mıyım, ne yazmışım, ne demek istemişim, kime ne göndermeler yapmış, yine hangi derin felsefik yaklaşımlarda bulunmuşum filan diye heyecanla bakan, dolayısıyla tarzımı anlamış, nerde ne diyecegimi nerdeyse benden bile iyi bilir hale gelmiş iki antropoloji ögrencisi oldugunu düşünüyorum. honoluluda hiç bulunmadıgım, antropolojiyle en ufak bir ilgim olmadıgı halde bu ikisinin ne diye benim yazılarıma bu kadar ragbet gösterip, adeta fan'larım haline gelmelerini anlayabilmiş değilim.her şeyi de anlayabilmiş olmamı beklemiyorum zaten.

evet ne diyordum.. solucanlar diyordum. solucanları severim. özellikle de kırmızı, yeşil ve turuncu renkli olup yenilebilenleri.. uuuu! çok mu korkunç? hiç de değil, sadece biraz yapışkan. yedi dk'dan uzun süre elinde tutmamalısın yani. yenilemeyen solucanlara, yani işte şu bildiğimiz topraktan çıkan, herhalde yumuşakçalar sınıfına filan dahil olan ve genellikle kahverengi ve yumuşak olan solucanlara ise özel bir ilgim ve sevgim yok. ama nefret ettiğim bir şey varsa o da solucanlardır diyemem. nefret ettiğim bir şey varsa o da marul yıkamaktır çünkü.

bu yazıyı hemen burda kesmek zorundayım. had safhadaki fikir uçuşmalarına, gereksiz uzunluktaki cümlelere, bir türlü konuya giremeyip çok sayıda ilgisiz yan konuya saptıgıma bakılırsa ve vasat bir giriş ve felaket bir gelişme bölümü oldugu da göz önünde bulundurulursa, lisede bu yazıyı kompozisyon dersinde yazsaydım en fazla üç alacagımı düşünüyorum. o da 'ben'oldugum için. yani bilirsiniz işte, çalışkanlar berbat bir kompozisyon yazsalar da kimse kalkıp onlara 1 filan vermez. herhalde morali bozuktu, konuyu pek anlayamadı, adapte olamadı konuya filan gibi şeyler düşünürler. oysa aynı berbat yazıyı sınıfın tembellerinden biri yazsa 1 aldıgı yetmiyormuş gibi bir de bütün sınıfın önünde 'bu ne biçim yazı böyle, nerde ana fikir, nerde giriş-gelişme-sonuç' şeklinde çok rencide edici nutuklara maruz kalırlar. yani tembelseniz ve bir de berbat kompozisyon yazıyorsanız hayat bir harika filan değildir sizin anlayacagınız.

bu yazı amacından geri dönüşümsüz bir şekilde uzaklaşmış olup, faillerini derhal kanun namına teslim olmaya davet ediyorum. üç vakte kadar size gecen hafta sonu sultanahmette bir şekilde tanımak zorunda kaldıgım ve başta kendisinden biraz ürküp sonraysa 'oh iyi ki tanıdık, çok eglendim yahu' şeklinde şeyler düşündüğüm amcadan bahsedecegim ama şimdi olmaz. bu yazının lisede kompozisyon derslerinde ögretmen konuyu söyler söylemez yazmaya başlayan ve çılgınca, durmaksızın, zil çalıncaya kadar yazıp, biz bir sayfayı bitirmekte zorlanırken, kendisi beş arkalı önlü kagıt veren o kızın kompozisyonlarına dönmesini istemiyorum. ama artık çok geç sanki..

(düşündüm de quentin, bu yazıyı ders notu şeklinde okulda verselerdi, kesin çok uzun oldugu için benim içimden hiç okumak gelmez, ta sınavdan önceki son geceye kadar bu notu okumamakta ısrar eder, ve ancak- o da belki- sabaha karşı yarısını filan okuyup sınava girerdim kesin. böyle yaptıgım için de eger bu notun ilk yarısından soru sorduysa hoca, o konuda ihtisas filan yapmışım gibi en ince ayrıntısına kadar soruyu cevaplar, hocanın gözüne iyice girip başka soruya gerek kalmadan sınavdan gecmiş olurdum. ama ikinci yarısından yani benim bir kez bile okumadıgım yarıdan soru gelirse, işte o zaman olacak olanlar tam bir felaket olurdu..

*dünyanın bütün mikroskobik boyutlarda yazılmış, sayfalar sürüp, oku oku bitmek bilmeyen, içinde hiç resim, şekil, fotograf, karikatür,boş slayt kutucugu, özlü söz kutucugu filan olmayan notlarının toplu bir şekilde yakılıp, küllerinin ganj nehrine savrulmasını istirham ediyorum:)
18 Eylül 2008 Perşembe

Empati


Geçen gece 23.30 civarında adam fawer'in olasılıksız'dan sonra çıkan romanı empati'ye başladım. Sabah güneş doğmadan bitirdim. Yani rahat ve hızlı okunuyor. olasılıksız gibi sürükleyici, "boş bir roman değilim bilimselim modernim coolum" havalarında, çok satanlar listelerine layık bir kitap. Olağan roman okurunun romandan beklentileri arasında en başlarda sayacağımız aşk'a olasılıksız'da hiç ama hiç yer vermeyen yazar, empati'ye her türlü aşkı koymuş. Platonik, mutlu biten, ihanetle biten, eşçinsel vesaire... Roman kahramanları ölüm kalım derdindeyken yazarın araya ahmet mithatvari uzun uzun bilimsel zımbırtılar koyması açıkçası benim canımı sıktı. İtiraf ediyorum o bölümleri normalden hızlı geçtim. Zaten oldum olası fizik mizik sevmemişimdir. Ama koysanız şöyle uzuun ruhsal çözümlemeler, bişey demem hiç. Empati'nin hedef kitlesine girmiyorum ben tabi. Adam Fawer, "hem felsefe okuyayım, hem din, hem sosyoloji, hem bilim, oh hepsini de birden okuyayım ama heyecanlı da olsun" diyen okuru hedef kitlenin merkezine almış. Ruhsal çözümleme felan istiyorsan git dostoyevski oku sen diyebilirsiniz, ki haklısınız. Zaten ben de kitaba para vermedim, sevgili kuzenimden aldım.

Tekrar empati'ye dönersek; kitap bittikten sonra güzel bir aksiyon filmi seyretmişsiniz hissi bırakıyor insanda. Benim gibi bütün gece okursanız eh, biraz da uykusuzluk bırakıyor tabi.
17 Eylül 2008 Çarşamba

Hayal, insanın kendiliğini ortaya koyma isteğidir

Öncelikle içinde iş ortamı, dünyanın yok olması gibi iç karartıcı şeyler olmayan mim için rehavete teşekkür ediyoruz. Bugünki konumuz vazgeçtiğiniz hayaller.

Ortaokulda ben de yazar olmak isterdim. O sıralar bir gazetenin çocuk sayfasında denemelerim çıkıyordu. tanışma hayali kurduğum yazarlarla mektuplaşıyordum, okuyordum.. Sanırım en çok hayal kurduğum ve kendi gerçekliğim adına en zirvede olduğum zamanlar işte bu orta iki yıllarıydı. Daha küçük yaşlarda çocuk kitabım çıkacaktı daha bilmem neler. Sonra orta üçte fen lisesi sınavına hazırlanırken yazar olma hayallerimi biraz gerilere attım, artık en önlerde sınavlarda başarılı olmak vardı... Lisede hepsinden vazgeçtim sanırım. Yazmaya ihanet etmiştim ve beni affedecek gibi değildi. Dersler için deliler gibi çalışmanınsa hani OKS'de ilk 100'e girmişsem falan da beni yazmak kadar mutlu etmediğini anlamıştım artık ama geç kalmıştım. Üniversite sınavına girerken felsefe okuma hayali kurdum ama doktor oldum. Şimdi evde kitap çevirileri yapma hayali kuruyorum ama psikiyatrist olmak için tekrar tekrar sınava giriyorum. Yani hayallerine sadık kalabilmişlerden sayılmam :)

En tutarsız hayaller çocuklukta kuruluyor galiba. Çocukken hayal kırıklıklarından korkmuyorsunuz, çünkü hayal kırıklıkları ruhunuzu kanatmamış henüz, henüz ruhunuzda bir dolu çizik yok, iz bırakan bir dolu. İnsanın büyüdükçe, çıkış kapısı aradığı gerçekleri çoğalıyor ama ne kadar hayal kurarsan o kadar hayal kırıklığı biriktireceksin diyen iç yüzünden hayalleri azalıyor, yani kendiliği. Sonra bir bakıyorsunuz hayal kurmaya, yani kendiliğinize cesaretiniz tükenmiş, gerçeklerinizden yorulmuşsunuz. Öyle bir yerdesiniz ki mutlu olma hayalinizden, yani kendiliğinizden bile vazgeçmişsiniz.. Yanlış bir öyküdesiniz, bu kez en büyük hayaliniz sizi yeniden yazacak birini bulmak/biri tarafından bulunmak oluyor. Daha en başında olmazlardan bir olmazmış gibi geliyor, ama tutunacak başka hayaliniz de yok... Kadim zamanlardan kalma bir beyaz atlı prens hayali yani :)

İlk mim'de unuttuğumuz taş atma mevzusunu bu kez unutmuyoruz ve solar , uragan , ve iki kardes'e el sallıyoruz.
15 Eylül 2008 Pazartesi

bilimselleşmektense bilinmemeyi tercih etmek

Psikiyatrist olmak isterken özellikle başörtüsü konusunda ne çemberin içinde ne de dışında olamamışlar hakkında bir şeyler yazmak, araştırma yapmak istiyordum. Akademisyenler “kendi evrensel değerlendirmelerine” göre, daha hafif bir teşhis olan uyum bozukluğunu uygun göreceklerdir; başörtüsü mağduriyetinin, travma sonrası stres bozukluğu tanı kriterlerinden “kişinin ruhsal bütünlüğüne bir tehdit” olmadığını savunacaklardır ama bana en doğru gelen teşhis travma sonrası stres bozukluğuydu.

Kemal Sayar travma sonrası stres bozukluğu için şöyle diyor; “Mesleki dönüştürmenin son örneklerinden biri, Amerikan psikiyatrisinin travma sonrası stres bozukluğu fikri. Bu teşhis genellikle işkence ve strese uğramış politik travma kurbanlarına uygulanıyor ve böyle ızdırap ahlaki anlamından soyutlanarak tıbbi bir anlam kazanıyor. Politik şiddetin fizyolojik sonuçları anonim bir tıbbi imaya dönüşüyor. Böylece, bu sonuçların ahlaki önemi zayıflatılıyor ya da tümden inkar ediliyor”

Baş örtüsü mağduriyetinin psikiyatrik sonuçları üzerine araştırma yaparsam, sanırım ben de ızdırabı tıbbileştirmiş olacağım. Ne çemberin içinde ne de dışında kalmak ızdırap değil, bir hastalık olacak. Böylece vazgeçtim.

Başörtülü kızların mağduriyeti konusunda bir dolu şey yazıldı, çizildi. Ama hepsi de “hayır, yaşanılan şeyler tam olarak böyle değildi” hissi verdi bana. Söylenemeyen, yazıya dönüştürülemeyen bir şeyler vardı, ve asıl sahici kısmı bunlardı sanki; yada kelimelere dönüştüğünde bu sahici şeyler yitiyordu. Sessizliği daha güzeldi, bir biçime sokulmamış hali. En güzel aşk hiç söylenmemiş aşktır deyişi gibi şairin, ızdırabın da en güzeli dile gel(e)meyeniydi. Sanırım baş örtüsü konusunda yazılanlar beni bu yüzden rahatsız ediyor. Özel bir şeyin edebileştirilmesini ya da sosyalleştirilmesi istemiyorum. Bilimselleşmektense, bilinmemeyi tercih ederim.
14 Eylül 2008 Pazar

uygulamak için bilgi edinme bilinci

Tus'tan sonra on yüz milyon tane kitap okuyacağım diyordum ve daha Ankara dönüşünde otobüste Seyyid Kutup'un Yoldaki İşaretler'ine başladım. İlk sayfalarda sahabenin neden farklı olduğunu açıklarken;

"Yalnız uygulamak için bilgi edinme bilinci... Bu bilinç, onlara salt bilgi edinmek için araştırma ve inceleme amacı ile Kur'an okumanın sağladığı bilgi ve haz ile kabil-i kıyas olmayacak bilgi ve haz alma ufukları açıyordu."

Sanırım bu işareti her türlü okumak için de genelleyebiliriz. Hem a. izzetbegoviç'in de yazdığı gibi, okumalarda insanın okuduklarını hazmetmesi için araya ihtiyacı var. On yüz milyon tane kitap okumaktan vazgeçtim. Yoksa on yüz milyon tane eyleme geçirilmediği için faydasız mertebesinde kalacak bilgi yığını arasında kaybolacağım. İlerleyemeden, yerimde sayarak.

Okuduklarımın hepsini amele dönüştüremeyeceğim elbet, ama amele şimdikinden daha fazla ağırlık vermem gerektiğini fark ettim....
8 Eylül 2008 Pazartesi

"10 eylülde gezegenimiz yok olacak, ne yaparsın" mim'i

dikkatsiz bizi mimlemiş. 10 eylül'de gezegenimiz yok olacak ne yaparsın diyor. e, daha yeni fark ettim, yani pek bir zamanımız kalmamış. bir buçuk gün felan. her şey bi yana, güzelim yazın iki güzel ayını boşuna ders çalışıp resil etmişim, diy mi ...

ne yapayım ki bir günde... hımm, sanırım son günümü izmit'te geçirmek isterdim...
7 Eylül 2008 Pazar

merhaba

sabah 6:54. kerahat vaktinin çıkmasını bekliyorum. bu gün sahurdan sonra uyku tutmadı, sanırım sınav yaklaştıkça uykularım azalacak. stres bende çok uyuma ve uyuyamama olarak iki uçta bulgulara sebep olabiliyor... mesela gece galiba 1.30'a doğru yattım, 4'te kalktım ve uykum yok... çocukken uyuyamadığımda ağlardım. herkes uyuyunca, gece boyunca, karanlıkta sadece benim uyanık kalmam ihtimaline dayanamazdım galiba. karanlıktan çok korkardım zaten. ablam beni korkutmak için, gözlerini korkunç yapar, korkunç şeyler anlatırdı. 3. katın penceresine kadar zıplayabilecek yeşil, parlak gözleri olan, kocaman kapkara bir köpek mesela. eskiden fosforlu, yanyana iki dikdörtgen gibi olan ışık düğmeleri, karanlıkta aynı o köpeğin gözlerine benzerdi. bir odadan diğerine giderken hala ışıkları söndürmeden giderim. sırayla bütün ışıkları yakarak. ışık düğmesine basmak için odaya girmek bile çok korkunç, eğer kapının hemen yanındaysa odaya girmeden, elimi uzatarak ışık düğmesine basıyorum, üstelik elimi uzatırken sürekli besmele çekerek. karanlıktan çok korkuyorum ve ne fenadır ki, ışıkta uyuyamıyorum. gözlerimi kapatsam bile ışık batıyor sanki. başıma yorganı kapatsam nefes alamıyor gibi oluyorum. mecbur kapatıyorum tabi ışığı. sakinleşene kadar kalbim hızlı hızlı attığından uykuya dalmam epey sürüyor. bu sürede okuyabildiğim kadar ayetel kursi felan okuyorum. sanırım bu kadar korktuğum için sık sık karabasan gibi şeyler oluyor. karanlıktan bu kadar korkuyorum ama mesela izmitteyken evde tek başıma kalabiliyordum. üstelik dış kapıyı kilitlemek bile aklıma gelmezdi çok zaman. bir sabah anahtarımı aradım aradım bulamadım, artık geç kalıyorum diye aramaktan vazgeçerken kapıyı açtım bi baktım, eve girerken anahtarı kapıda unutmuşum, bütün akşam ve bütün gece ööyle dışarda kalmış anahtar. üstelik geçen sene alt kata hırsız girmiş, ona rağmen bu kadar rahatım yani. yani bu kadar rahatken, ne diye karanlıktan korkuyorum onu da anlamıyorum ki.
| Top ↑ |