6 Nisan 2009 Pazartesi

dikkat, kırlangıç fırtınası !

bazen hayat, lahana ve taze fasülye aromalı, üzerinde küçük brokoli parçacıkları olan ve pırasa suyuna bandırılıp çıkarılmış bir dondurma gibi. böyle mutasyona uğramış bir dondurmayı kim yemek ister ki? küçük john, yaramaz jane, ayşecik yada osmancan değil herhalde. elinde böyle bir dondurma ve yüzünde huzur dolu bir ifade gördüğümüzde şaşırmayacağımız tek kişi bay van gogh'tur bence. belki biraz da arşimet dostumuz. ikisi de bir şey yapmaya başlayınca o bir şeye öyle konsantre oluyorlar ki adeta paralel bir evrene geçiyorlar ve dünyadaki diğer tüm başka bir şeylerin hiç bir önemi kalmıyor. mesela bay van gogh için resim yaparken dünyadaki tek önemli şey resim yapmak. geri kalan her şey olsa da olur, olmasa da. misal kulaklarının hiç bir önemi yok. evet, hemen birini kesebilir ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle lahana ve taze fasülyeli dondurmadan bir ısırık alabilir. yada dostumuz arşimet. onun için de dünyadaki tek önemli şey suyun bir şeyleri kaldırabildiğini bulmak. bunu başardığı anda geri kalan her şey olsa da olur olmasa da. misal kıyafetlerinin hiç bir önemi yok. evet, hemen kıyafetlerini hamamda unutup, buldum buldum diye bağırarak sokağa fırlayabilir ve bir yandan da pırasa soslu dondurmasını iştahla yiyebilir.


neyse, konumuz van gogh'un kulakları, arşimet'in tası, lahanalı dondurmalar yada sular ve kaldırmalar değil. konumuzdan uzaklaşmayalım mümkünse, kafamız karışabilir.


hayat diyoruz, bazen diyoruz, nasıl desek diyoruz, yani diyoruz, biraz duruyoruz burada, biraz iç geçiriyoruz, biraz uzaklara doğru dalıp gidiyoruz, biraz üzgün müyüz, sanki öyleyiz, işte diyoruz, bu değil sanki diyoruz, yada bu ama böyle değil sanki diyoruz, yada böyle ama hep böyle olmamalı sanki diyoruz, sonra ne diyoruz, sanırım sonra susuyoruz, gerisini duyamıyoruz. sonra gülün bittiği yere geliyoruz. son durakta iniyoruz. şemsiyemizi açıyoruz. yok yağmuru seviyoruz. yağmur damlalarının şemsiyede çıkardığı sesleri de. eve gidene kadar tam yüz seksen altı tıp, tıp, tıp. cebimizden bir kağıt ve kalem çıkarıyoruz. cebimizde kağıt ve kalem bulabilmemize şaşırmıyoruz. kağıda yüz seksen altı yazıyoruz. altına da kırkaltıncı şemsiyeli yağmurlar şöleni yazıp katlıyor ve cebimize geri koyuyoruz. artık eve ulaşmış bulunuyoruz. kapıyı açıyoruz. şemsiyeyi banyoya, atkı ve eldivenleri mutfak masasına bırakıyoruz. bunların burda ne işi var diyen bir ses duyamıyoruz. başka bir ses de. küçük, karanlık odaya gidiyoruz. duvardaki takvime bakıyoruz. altı nisan pazartesi, kırlangıç fırtınası. pencereyi açıyoruz, gökyüzüne bakıyoruz. tüh, fırtına bitmiş, hiç kırlangıç yok diyoruz.
gülümsüyoruz.


ana fikir: ahmet, mehmet, süreyya / hepsi boş, hepsi rüya.