1 Kasım 2011 Salı

ayla hanım

fırat 1979 ağustosunda doğdu. sinem'den beş yıl sonra. ne çok sevinmiştik. çok sıcak bir yaz günüydü. ya çarşamba ya perşembe olacak. selim bey tapu kadastro'da şef olmuştu evvelki yıl. bahçedeki erik ağacına salıncak kurmuştuk sinem için. hiç arkadaşı olmadığından ya bütün gün salıncakta sallanır yada kitaplıktaki dergilerin resimlerini incelerdi uzun uzun. bitirince tekrar başa dönerdi. bazen kendi kendine resimlerle ilgili hikayeler anlatırken görürdüm salonun aralık kalmış kapısından. selim bey'e, sinem kendi kendine konuşuyor demiştim de, küçük çocuklarda tabi bir davranış bu, bir çeşit oyun demişti, bir sağlık mecmuasında okumuş.

sinem fırat'ın doğmasına yakın her sabah kalkar kalkmaz yanıma gelir, bugün de gelmedi mi fırat deyip yüzünü buruşturur, doğru bahçeye çıkıp salıncağına biner, hızlı hızlı sallanırdı uzun zaman. düşeceksin demek fayda etmez, ancak yarın gelecekmiş fırat deyince yavaşlardı. hastaneye gittiğimiz gün sinem'i asude hanımlara bırakmıştık. akşama kadar pencere kenarında oturup bizi beklemiş, öyle söylemişti asude hanım. ertesi gün kucağımda fırat'la döndüğümüzde, çenesini ellerinin arasına almış, kaşlarını çatmış, dalgın dalgın bakıyordu yine pencereden. babası fırat'ı kaldırıp göstermiş, eliyle gel demişti de, bir süre yine öyle manasız bir şekilde bakmış, sonra da sanki bizi görmüyormuş gibi yine orada öylece oturmaya devam etmişti. asude hanıma telefon edip getirtmiştik en sonunda da, sanki fırat'ın gelmesini en çok bekleyen o değilmiş gibi, sadece uzaktan bir kaç kez bakmış, sonra da: bu fırat çirkin, yarın başkasını alın demişti. ne gülmüştük. ilerleyen günlerde de pek bakmadı fırat'ın yüzüne. niye kardeşinle oynamıyorsun deyince, o hiçbir şeyden anlamıyor, tek yaptığı uyumak, süt içmek ve altına yapmak demişti bir keresinde. çocuk işte. belki kıskançlıktı belki evin çok sevilen tek çocuğuyken, iki çocuğundan biri olmak üzmüştü onu, belki de gelir gelmez birlikte bahçede koşturup oynayacağı birini bekliyordu da hayal kırıklığına uğramıştı.

ertesi yıl okula başladı sinem. fırat'ı daha az görür ama daha çok sever oldu. yıllar geçtikçe bu böyle devam etti. okumak için, iş için birbirlerinden uzaklaştıkça daha çok sevdiler, daha çok bağlandılar birbirlerine. gizli bir anlaşma yapmışlardı sanki. daha çok seven daha uzağa gider anlaşması. sinem okudu, evlendi, amerika'ya gitti. ilk giden fırat'tı aslında. tıp fakültesini kazanıp istanbul'a giden, evden ilk uzaklaşan o olmuştu. sevinsek mi üzülsek mi bilememiştik. buruk bir sevinçte karar kılmıştık. çok dayanamadık ayrılığa gerçi, selim bey emekliliğini istedi. bir yaz tatilinde eşyaları topladık, bahçedeki salıncağı söktük, erik ağacındaki erikleri toplayıp komşulara dağıttık. hepsiyle vedalaşıp, istanbul'a doğru yola koyulduk. sevinçliydik, fırat'a kavuşacaktık, artık sadece yaz tatillerinde görmeyecektik onu, hem istanbul çok güzelmiş, bol bol gezerdik. gezerdik de, öyle değildi işte. araba mahalleden uzaklaşırken, dönüp arkama bakınca asude hanım'la cemal bey'i, cahide hanım'la kızı nermin'i, orhan bey'i el sallarken görünce bir garip olmuştum. selim bey'e dönüp ağlamaklı bir sesle: erik ağacı da iyiydi, bahçedeki salıncak, asude hanım hepsi iyiydi, gitmesek mi demişim. hala söyler.
| Top ↑ |