7 Haziran 2013 Cuma

lütfen!

şarkıdaki gibi yıllardan sonra, yollardan sonra değil belki ama en azından bir yıldan biraz zaman sonra siz sevenlerimle yine, yeniden bu nadide platformda buluşmanın namütenahi sevincini yaşıyorum! hah ha, keşke öyle olsaydı. lakin ne kendimi ne sizi kandırmaya niyetim yok. hoş olsa da sizde kanacak göz mü var, değil mi? siz kaçın kurrasısınız, bu oyunlara gelmezsiniz. eh ne yapalım, öyleyse ben de bu alavere dalavere işlerine bir süreliğine ara vereyim. vereyim vermesine de, işte sıkıntı orada başlıyor. siz mesela, şöyle dersiniz: bu işten pek yoruldum, bir ara vereyim, tebdil-i meşgale edeyim, ferahlık bulayım. ara verirsiniz, sonra hoop bakarız sizi başka bir işin peşinde görürüz. ama bendeniz öyle mi? değil işte. şöyle ki: efendim hayati organımız kalbin çalışma prensibi 'ya hep ya hiç' düsturuna göre şekillenmiştir. ya çalışır ya durur. sizin de farkedeceğiniz gibi kalbimizin biz henüz yaşıyorken ara verdiği vâki değildir. vâki olduğundaysa bizim bu ara vermeyi yani durmayı farketme durumumuz ortadan kalkar. kısaca hak vâki olmuştur. işte yıllarca üzerimde yaptığım gözlemler sonucu şu kanıya vardım ki ben de kalp gibi ya hep ya hiç prensibine göre çalışıyorum. ya çalışırım, ya çalışmam, ya düzenli yemek yerim yada neredeyse hiç yemem, ya gündemi çok takip ederim ya hiç etmem, ya ara veririm, ya vermem. ara verince bir daha başlayamam. başlayınca bir daha zor ara veririm. hey dostum, senin sorunun ne! dediğinizi duyar gibiyim. evet benim sorunum ne, ey insanlar! ey psikologlar, ey falanca uzmanlar, ey filanca dertlere deva, hastalara şifa dağıtıcılar, ey yeşil sarıklı ulu hocalar benim sorunum ne? uçlarda yaşayan biri miyim? yoooo. marjinal tavırların insanı mıyım? hiç değilim. en asil duyguların insanı olabilir miyim? sanmam. ee öyleyse, what the hell am I, man? hayat bazılarımız için pek kolay değil anlayacağınız. bazılarımız içinse aksine pek kolay, pek güzel görünüyor. hani şu karikatür: parasız serseri, son model arabasına binmiş giden havalı, zengin adama yol kenarından ezik ezik sorar: hayat çok mu güzel, lan! gerçekten hayat çok mu güzel, insanlar? hayır yani buradan size bakınca öyle gibi görünüyor da. haliniz, tavrınız, konuşmalarınız, kahkahalarınız, bencilliğiniz, sadece kendinizi sevişiniz, kendinizi önemseyişiniz, neler oluyor diye bir kere düşünmeyişiniz, olup bitenlerin olup bitmemiş olması için hiç bir şey yapmıyor oluşunuz, bundan da hiç rahatsızlık duymamanız, dahası bütün pişmişliğinizle aksini iddia etmeye işi götürüşünüz, işi götürdüğünüz yerden geri getiremeyip her şeyi hep mahvedişiniz, ama yine de işin içinden tereyağından kıl çeker gibi sıyrılışınız, berbat ettiğiniz incirlerin bile yanınıza kâr kalması, sonra hiç bir şey olmamış gibi yine o rahat halleriniz, tavırlarınız, konuşmalarınız, kahkahalarınız. soruyorum size, lütfen cevaplayınız? siz aşağıdakilerden hangisisiniz? a)çapulcu b)vandal c)paçoz d)makina korkuyorum, ya makinaysanız! ya gerçekten bir kalbiniz yoksa. ben zaten çoktan bildim, sizin hayatınız hayat değil bildim, sizin insanlığınız insanlık değil bildim, benim kafamı bozmayınız!
25 Mayıs 2012 Cuma

piedra ırmağının kıyısında

seni seviyorum. biliyorsun zaten. olmuyor, olmuyor, sensiz olmuyor gibi şeyler geliyor aklıma, utanıyorum. böyle şerkılar dinlemem halbuki, nereden geldi aklıma. sen niye uzaksın bu kadar bana. değilim dedin ama bana öyle geliyor işte. tamam, elimi uzatayım sen tut diyecek değilim. haddimin fakındayım. bir kez konuşsan benimle, lütfen, nolur diye yalvaramayacağımı da pekala biliyorum. sen şimdi bir müddet oyna, oyalan ama beni hiç çıkarmayacaksın aklından, sonra vakti gelince belki kavuşuruz, demiştin. ben yapamıyorum. evet bir takım oyunlar oynuyorum, orada burada oyalanıyorum. ama sen orada ben burada olunca ne kadar manasız her şey. böyle söyleme diyeceksin. tamam peki söylemem. ama ben göremiyorum işte manaları, yeteneksizim, dikkatsizim, belki bakmasını bilmiyorum, yanlış yerlere bakıyorum belki hep. bu günlerde kocaman gövdesi olan bir ağaç bulup uzun uzun sarılmak geliyor içimden sık sık niye bilmiyorum. bana seni hatırlatan bir şey var ağaçlarda. şimdi gitsem sarılsam bir ağaca, reddetmez beni. niye sarıldın demez. beni seviyorsun iyi ama bakalım ben seni seviyor muyum demez. öylece durur, kabul eder beni. küçük yeşil yaprakları hafifçe sallanır rüzgarda. güneş gelmesin üzerime diye gölge yaparlar. sessizlik, huzur, ağaç, hafif bir rüzgar ve ben. güzel bir filmin son sahnesi gibi. işte böyle sarılmak istiyorum sana ama yoksun. ne kadar zor bilsen. biliyorsun evet ama beklemek, beklemek hangi bir zamana kadar. uzatma dünya sürgünümü benim demek istiyorum ben de ama karşına nasıl çıkacağım böyle. beni unutma, beni hatırla, hep hatırla beni deyişin. benim unutuşlarım seni. ocağı açık unutmayışım, ütüyü prizde unutmayışım, anahtarı evde unutmayışım ama seni unutuşum. çok seversen unutmazsın dediler. ben çok sevmiyor muyum seni? ya bu hissettiklerim? hiç kimseyi, hiçbir şeyi yerine koyamayışım. hep bir eksiklik duygusu, yarım mutluluklar, hayal kırıklıkları, aradığını bulamamaklar, kaçışlar dünyadan ve içindekilerden. sabret dedin. sabır ne güzel ama ne kadar zor bazen.ay şekerim, yaşın kaç, başın kaç, neler düşünüyorsun böyle. gez, dolaş, ye ,iç, keyfine bak, ben senin yerinde olacağım.. yersem, içersem, gezersem, dolaşırsam geçermiş, kurtulurmuşum böyle düşüncelerden. böyle düşüncelerden kurtulmak! benim düşüncelerim sensin. senden mi kurtulmamı istiyorlar? ne diyor bu insanlar? nasıl sabredeceğim bütün bunlara. sen nasıl sabrediyorsun, ben bu kadarına katlanamazken. ne kadar büyüksün. ne kadar küçüğüm karşında. piedra ırmağının kıyısında oturdum ağladım. bir kitap adı. piedra ırmağı diye bir ırmak var mı, varsa nerede bilmiyorum. bir ırmağın kıyısında oturup ağlamışlığım da yok. ama düşününce güzel geldi birden. kız etrafta kimselerin olmadığı bir nehrin kıyısına gider. sadece rüzgar sesi ve nehirde sakince akıp giden suyun çıkardığı ses duyulmaktadır. bağdaş kurup oturur. bir dizinin üzerine bir defter koyar ve yazmaya başlar. yazdıkça yazar. yazdıkça iç geçirir. rüzgar hızlanır. ağaçlardan yapraklar düşer. nehir daha hızlı akmaya başlar. kız yazar. kız hem yazar hem ağlar. yağmur başlar belki. nehrin üzerine yağmur damlaları düşer, küçük genişleyen daireler yaparlar suyun üzerinde. defterin yaprakları üzerine gözyaşları düşer. mürekkep dağılır. yazılar okunmaz olur. hayır, aslında yazılır yazılmaz okunduğu için, başkalarına değil O'na anlattığı için, başkaları görmesin, bilmesin diye silinir yazılar. gülümser kız. kalbinin üzerindeki o koca taş biraz hafifler. kafesin parmaklıkları sanki biraz aralanır. mağaranın çıkışını kapatan dev kaya hareket eder biraz, küçük bir çıkış deliği açılır. fırtına bir süreliğine diner, gemi bir sahili selamete ulaşır bir vakte kadar. çünkü her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. çünkü karanlıklardan sonra aydınlık vardır. şehrin öte yakasından koşup gelen bir adam vardır. ben batıp gidenleri sevmiyorum. seni seviyorum. hayatım ve ölümüm senin için olsun, yardım et.
13 Mart 2012 Salı

gemicinin intikamı şarkısı



bu arkadaşların ağızlarından çıkanla benim kulaklarımın duyduğunun tuttuğu bir değil kesin. ama çok eğlendim, müzik dopaminimi, serotoninimi filan yükselttiyse demek ki.

vır vır vır, vır vır vır anlatmışlar da anlatmışlar yemin ediyorum :)
21 Şubat 2012 Salı

io mi ricordo

anneannemi aradım. iyi günler anneanne dedim. nasılsın? biliyorum pek iyi değilsin. evet hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması kötü gerçekten. ama eskiden her şey çok güzel miydi bilmiyorum aslında. o zamanlarla ilgili hatırladıklarım oyunlar, oyuncaklar, yaz tatilleri, mahalle arkadaşları, patates baskıları, andımız, bcg aşısı, konti isimli köpek, la nena dizisi ve hong kong'lu mektup arkadaşımdan ibaret. geri kalan şeyleri pek hatırladığım söylenemez. bcg aşısı, andımız ve patates baskısı dışındakilerin güzel olduğu bir gerçek ama ya unuttuğum diğer bütün o şeyler? içlerinde canımı sıkmış bir şeyler vardır mutlaka. yok mudur? yani sen öyle diyorsan.. bahçe duvarındaki sıra sıra saksılar mı? aa evet hatırladım tabi. hepsinin içinde başka bir çiçek olurdu. hepsi de ne güzel açardı, rengarenk. hangi çiçeği mi hatırlıyorum? ee şey, hatırlıyorum da isimlerini bilmiyorum anneanne, gerçekten. hani küçük küçük bir sürü kırmızı, pembe çiçeğin biraraya gelmesiyle oluşmuş, top gibi bir çiçek vardı. yaprakları da kadife gibi ve tırtıklıydı. fesleğen sonra. fesleğeni de hatırlıyorum. armut ağacını da hatırlıyorum evet. ama ondan armut yediğimi hiç hatırlamıyorum. Bir türlü olmamıştı değil mi onun armutları. o kadar da uğraşmıştı dedem. yerini beğenmedi belki. ağaçların da var mı böyle yerini beğenmeme gibi huyları acaba. sen de mi yerini beğenmedin? nasıl yani anneanne? ne güneşli cam kenarlarını, ne gölge kuytuları, ne çok sulanmayı, ne az sulanmayı, ne rüzgarlı bahçeleri, ne havasız odaları sevemedin, en sonunda herkesin kendisinden umut kestiği, boynu bükük, solgun bir çiçek oldun öyle mi? hiç de öyle değil. ben senden umudumu kesmedim anneanne. perdeleri kapatıp bütün gün evde yalnız başına oturuyorsan nolmuş yani. bazı günler biraz üzgün olabilirsin ve perdeleri açmadan, karanlıkta biraz tek başına oturmak isteyebilirsin. ne var bunda. hem şu arkadaşın, hani sürekli gelip, komik şeyler anlatırken bile ağlayan kadın moralini bozuyordu biliyorum. ne tür bir insan, ev sahibi yokken bahçe duvarındaki anahtarı alıp eve girer ve tek başına oturur ki? yalnız başına evde senin gelmeni beklerken de kendi kendine bir şeyler anlatıp ağlıyor muydu acaba? tamam tamam sustum. evet Allah rahmet eylesin tabi. anneanne hani küçük yeşil tahta kapısı olan bir dolap vardı duvarda. içinde gözlük, vicks ve renkli şekerli leblebiler olurdu. sen hep küçük sarı bir tabağa o leblebilerden koyup bize getirirdin, biz yerde oturmuş biren biren iken iken üçen üçen dörden dörden beşen beşen altı yeşen kurt kulağı filan diye giden bir oyun oynardık genelde. gelsem şimdi, o yeşil dolabı açsam içinden yine renkli şekerli leblebiler çıksa, bir avuç dolusunu bir anda ağzıma atsam, buzdolabını açsam sonra, şaşırsam, niye yoğurdu kavanoza koymuş ki desem, yukarki kata çıkıp hacdan gelmiş kırmızı oyuncak fotoğraf makinasıyla hacılara, arafat dağına ve cennetten gelen taşa baksam, dayımın kitaplarının arasından resimli dergi bulmaya çalışsam, balkona çıksam, asmanın nereden başladığını görmek için aşağı baksam, kedileri görsem aşağıda asmaya tırmanmaya çalışan, göz göze gelsek, beni görünce kaçsalar, gözlerimi kısıp karşıdan görünen tepelere baksam, ne kadar uzak diye düşünsem, ezan okunmaya başlasa o anda, sadece kendimin duyabileceği bir sesle taklit etsem müezzini, bahçeye gitsek seninle, domates, patlıcan ve biberler olmuş mu diye baksan sen, ben anlamasam böyle işlerden, dut yesem.. bir bisikletim olsa anneanne, arkasında küçük bir kulübe olsa, sen patiklerini, hırkanı giysen, ilaçlarını, tesbihini alsan, ben de birkaç kitap alsam, gitsek buralardan. kulübenin penceresine de dedemin radyosunu koyalım. eskisi gibi olsun her şey. anneanne?
anneannemi aradım. bu doğru. ama telefonu açmadı. açmayacağını biliyordum. çünkü evde yok. olsa da beni tanımaz, bütün bunları söylesem neden bahsettiğimi anlamazdı. her şeyi unuttu çünkü. her şeyi, herkesi.
12 Ocak 2012 Perşembe

Sinem

Salıncakta sallanmayı çok severdim. Fırat'ı beklediğimiz zamanlar daha çok salıncağa biniyordum, çünkü sevmediğim bir şey varsa o da beklemektir. Sallanırken yüzümü gökyüzüne döner, aşağıda denizlere akan nehirler, ağlayan çayırlar hayal ederdim. Yüzümü gökyüzüne döner, giderek hızlanırdım. Yüzümü gökyüzüne döner, gözlerimi kapatırdım. Yüzümü gökyüzüne döner, yağmur yağmasını dilerdim.Yüzümü gökyüzüne döner, rüzgara karışırdım... Sonra bir gün Fırat geldi, ben 100 yaşında falandım. Büyükler yaşımı söylediğimde gülüyorlardı ama bence bu hiç de gülünecek bir şey değildi. Kendimi bildim bileli vardım ve bu süre öyle 5-6 x 365 günden çok daha uzun geliyordu. Bazen güneş doğdu mu batmak bilmezdi o zamanlar. Günler daha uzundu sanki. Annem pek hatırlamaz o zamanları. Benim çocukluğuma dair hatırladığı şeyler bile hep Fırat'la ilgili. Fırat gelmeden önce evimizde bir çocuk odası da yoktu. Annem bazen beni hiç görmüyor gibi olurdu. Yeni başlayan bir masal gibiydim; bir vardım, bir yoktum. Karnım acıkınca mutfakta çekmeceleri karıştırır, bisküvi falan aradım. Hemen doyardım zaten, bir negroyu bitiremez, yarısını peçeyete sarıp sonraki gün için saklardım. Bazı geceler annem beni yatırmayı da unuturdu.  Bazen kitapların resimlerine bakarak hikayeler uydururdum, sonra kütüphanede tozlanan kitapları silerdim, bazen de televizyonun önünde uyuyakalana kadar bütün gece reality showlarda öldürdüğü adamın etlerini komşularına dağıtan katilleri, 25 yerinden bıçaklanıp gömülen kadınları, uykusunda boğazlanan yaşlı çiftleri, bilezikleri için elleri kesinlen kadınları falan seyrederdim. Favorim koli bantlı katildi. Kurbanlarını koli bantı ile sardığı kolilere koyuyor sonra da kolilerin adresini polise gönderiyordu. Ya da buna benzer bir şeydi. Fırat o zamanlar daha bebek olmasa hatırlardı belki. Ama daha bebekti ve hiç bir şeyden anlamıyordu, üstelik o geldikten sonra artık evde eskisi kadar özgür değildim. Annem hızla değişmişti, artık beni gözünün önünden hiç ayırmıyordu. Bizimle beraberken çok mutluydu, bütün dünyası bizdik sanki.

Önemli Not: Hikayenin önceki bölümlerinde yazar ruby iken, mq can sıkıntısından hikayeye dahil olmuş ve yukarıdaki bölümü yazmıştır...





| Top ↑ |