Salıncakta sallanmayı çok severdim. Fırat'ı beklediğimiz zamanlar daha çok salıncağa biniyordum, çünkü sevmediğim bir şey varsa o da beklemektir. Sallanırken yüzümü gökyüzüne döner, aşağıda denizlere akan nehirler, ağlayan çayırlar hayal ederdim. Yüzümü gökyüzüne döner, giderek hızlanırdım. Yüzümü gökyüzüne döner, gözlerimi kapatırdım. Yüzümü gökyüzüne döner, yağmur yağmasını dilerdim.Yüzümü gökyüzüne döner, rüzgara karışırdım... Sonra bir gün Fırat geldi, ben 100 yaşında falandım. Büyükler yaşımı söylediğimde gülüyorlardı ama bence bu hiç de gülünecek
bir şey değildi. Kendimi bildim bileli vardım ve bu süre öyle 5-6 x 365
günden çok daha uzun geliyordu. Bazen güneş doğdu mu batmak bilmezdi o zamanlar. Günler daha uzundu sanki. Annem pek hatırlamaz o zamanları. Benim çocukluğuma dair hatırladığı şeyler bile hep Fırat'la ilgili. Fırat gelmeden önce evimizde bir çocuk odası da yoktu. Annem bazen beni hiç görmüyor gibi olurdu. Yeni başlayan bir masal gibiydim; bir vardım, bir yoktum. Karnım acıkınca mutfakta çekmeceleri karıştırır, bisküvi falan aradım. Hemen doyardım zaten, bir negroyu bitiremez, yarısını peçeyete sarıp sonraki gün için saklardım. Bazı geceler annem beni yatırmayı da unuturdu. Bazen kitapların resimlerine bakarak hikayeler uydururdum, sonra kütüphanede tozlanan kitapları silerdim, bazen de televizyonun önünde uyuyakalana kadar bütün gece reality showlarda öldürdüğü adamın etlerini komşularına dağıtan katilleri, 25 yerinden bıçaklanıp gömülen kadınları, uykusunda boğazlanan yaşlı çiftleri, bilezikleri için elleri kesinlen kadınları falan seyrederdim. Favorim koli bantlı katildi. Kurbanlarını koli bantı ile sardığı kolilere koyuyor sonra da kolilerin adresini polise gönderiyordu. Ya da buna benzer bir şeydi. Fırat o zamanlar daha bebek olmasa hatırlardı belki. Ama daha bebekti ve hiç bir şeyden anlamıyordu, üstelik o geldikten sonra artık evde eskisi kadar özgür değildim. Annem hızla değişmişti, artık beni gözünün önünden hiç ayırmıyordu. Bizimle beraberken çok mutluydu, bütün dünyası bizdik sanki.
Önemli Not: Hikayenin önceki bölümlerinde yazar ruby iken, mq can sıkıntısından hikayeye dahil olmuş ve yukarıdaki bölümü yazmıştır...
12 Ocak 2012 Perşembe
Sinem
Gönderen mq zaman: Perşembe, Ocak 12, 2012 7 yorum
13 Aralık 2011 Salı
selim bey
ayla ile 1972'de evlendik. büyük halamın eşinin bir akrabasıydı. huyu huyuna, suyu suyuna uygun, yaşları da müsait, selim'le ayla'yı tanıştıralım, ne dersin demiş halam anneme. o da: ben karışmam, babası bilir demiş. hep öyleydi anneciğim. önemli mevzularda, babanıza sorun ben karışmam derdi hep. sen bilirsin evladım ben karışmam derdi mesela. sanki karar ne olursa olsun kabulüydü. etliye sütlüye karışmadan, köşesinden izledi dünyayı, sessiz sedasız bir ömrü tüketti ve vakit tamam olunca da yine öyle sessizce göç edip gitti. nasıl yaşarsa öyle ölürmüş insan, hakikatli bir söz vesselam. mekanı cennet olsun. ne diyordum, efendim işte rahmetli babam, olur deyince tanıştırdılar aylayla bizi, birkaç kere görüştük. beğenmiştim ayla'yı. akıllıydı bir kere. bir şey anlatırken can kulağıyla dinliyordu beni, aklına yatmayan bir taraf olursa münasip bir dille soruyordu. iyi bir aile terbiyesi almıştı, belliydi. pek naif, pek kırılgandı yalnız. bir şey derim de kırılır, üzülür diye epeyce tedirgin olmuştum başlarda. sonra sonra alıştım, sevdim bile bu kırılganlığını. annesinin kanatlarının altından henüz çıkmamış, sert, soğuk rüzgarları hiç görmemiş, ürkek, küçük bir kuş gibiydi. işte olurdu, olmazdı, erkendi, geçti derken gönlünü yaptım bu ürkek kuşun. anne, babasının yuvasından uçtu geldi, kanatlarımın altına sokuldu. temmuzdu. havalar sıcaktı. ev geçindirmek zordu. memleketin gidişatı pek iyi değildi. ama şikayetçi değildik, bunalmıyorduk. kalbimizin içi serindi bir kere. zahmet olacaktı elbet, rahmet olsun diye. hem kim yaşamış ömrü boyunca gülistan içinde. cennet mi burası birader? ama cennetten bir köşe oluyor burada da istersen. boşuna sokaklarda dolaşıp durma avare avare. cenneti sokakta bulamazsın. demişler işte: dünyada huzurlu bir yuva cennetten bir köşedir. öyle biri demiş ki, o ne demişse doğrudur.
işte efendim, uzatmayayım, aylayla bizim küçük mütevazi yuvamız da öyle cennet köşelerinden bir köşeydi. bir insan işten eve dönüyor diye mutluysa ve sabah işe giderken de sanki memleketinden ayrılıp yabancı diyarlara gidiyormuş gibi kederliyse işte o insan evinde ailesiyle mutlu bir insandır. öyleydim. ayla da öyleydi. öyleydi de yanmakta olan bir mumun ışığı nasıl zamanla cılızlaşır, sönmeye yüz tutar, aylanın gülen gözlerinin ışığı da zamanla zayıfladı, zayıfladı, nihayetinde kendini bile aydınlatmayan iki kara çukur oldu gözleri. noldu ayla, neyin var diyordum. hiç, iyiyim ben, diyordu. canını sıkan bir şey mi var, diyordum. yok, ne olabilir ki, diyordu. tek başına sıkılıyorsan, anneni çağıralım istersen diyordum. hayır, gerek yok, diyordu. her şey yolundaydı, sorun yoktu, endişelenmeme gerek yoktu. böyle diyordu ayla. geçer diyordu. geçmedi.
oyalanacak bir şeyler arıyordu hissediyordum. kitaplar bir yere kadardı, gezmeler bir yere kadar. ev işlerini çabucak bitiriverirdi, el işlerini ise pek beceremezdi. koca bir gün kalıyor geriye, sıkılır insan haklıydı.
hiç dememişti, bizim de bir çocuğumuz olsaydı keşke, dedi bir gün. keşke, dedim. olsaydı ama olmadı işte. olur belki yine de dedim. sonra sustuk. ümit, ümitsizlik, tevekkül, hüzün gibi duyguların, içinde oradan oraya savrulduğu bir rüzgar esti bir an odada. sonra ben gazeteme döndüm. ayla mutfağa gitti. o günden sonra da bu konuyu ne o ne ben hiç açmadık.
açmadık da iyi mi oldu bilmiyorum. bir şeyler oldu ayla'ya. garip bir şeyler. önce içine kapandı iyice. evden dışarı çıkmıyordu hiç. bir gün bile dışarı çıkalım, sıkıldım demiyordu. aramaz sormaz oldu arkadaşlarını, eşini dostunu. onlar arayıp, çağırdığında da hep bir mazereti oluyordu: çok yorgundu, biraz üşütmüştü, hastaydı, çok işi vardı, başka bir zaman inşaallah'tı.
sonra daha garip şeyler oldu. baktım çalışma odası olan küçük oda bebek bezleriyle dolu. ayla bunlar ne, dedim. fırat'ın bezleri, dedi. fırat kim, dedim. bir arkadaşı vardı liseden, dilek. ayladan bir kaç yıl evvel evlenmiş, bir oğlu olmuştu, biliyordum. arada gelirdi bize. dilek'in oğlu mu, dedim. evet dilek, dedi. dilek unutmuş da, dedi. iyi peki dedim ama bu kadar çok bebek bezini niye yanında taşıdığına da bir anlam veremedim dileğin.
anlamı da yokmuş zaten, çıktı sonra ortaya. önce küçük oda bebek bezlerinden başka, oyuncaklar, erkek bebek kıyafetleri, plastik toplarla doldu. ayla'ya sorsan her Allahın günü dilek geliyor, unutup gidiyordu bunları. gelince versene, diyordum. unutmuşum, diyordu. böyle değildi işin aslı anlamıştım. dilek'in kocasını gördüm bir gün iş dönüşü yolda. nasılsın, iyi misin, görüşemedik ne zamandır, fırat ne yapıyor derken, fırat kim dedi. sizin ufaklık işte dedim. adı ömer dedi. hay allah dedim, aklımda fırat kalmış, nerden kaldıysa, görüşmeye görüşmeye unuttuk tabi, oturmaya gelin bir akşam deyip, koşa koşa eve gittim.
yemek yapıyordu ayla. nefes nefese daldım mutfağa. arkasını döndü, korktu beni öyle görünce. sandalyeye oturdum. yüzüne baktım. elini önlüğüne sildi. geldi yanıma, elimi tuttu. noldu dedi. fırat kim ayla, dedim. tutamadım kendimi ağlamaya başladım. yere çömeldi. yüzünü kapattı elleriyle. hıçkırarak ağlamaya başladı ayla da.
sonrası hastaneler, doktorlar, hemşireler, tetkikler, teşhisler, ilaç tedavileri, yatak istirahatleri, hava değişimleri..
şizofreni dediler.
ayla yüz kişiden biriydi. şizofreni yüzde bir sıklıkta görülür. kadın ve erkeklerde eşit sıklıktadır. hastanın gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuştur. ayla gerçeği doğru değerlendiremiyordu. fırat yoktu. ayla var sanıyordu.
Gönderen ruby zaman: Salı, Aralık 13, 2011 2 yorum
1 Kasım 2011 Salı
ayla hanım
fırat 1979 ağustosunda doğdu. sinem'den beş yıl sonra. ne çok sevinmiştik. çok sıcak bir yaz günüydü. ya çarşamba ya perşembe olacak. selim bey tapu kadastro'da şef olmuştu evvelki yıl. bahçedeki erik ağacına salıncak kurmuştuk sinem için. hiç arkadaşı olmadığından ya bütün gün salıncakta sallanır yada kitaplıktaki dergilerin resimlerini incelerdi uzun uzun. bitirince tekrar başa dönerdi. bazen kendi kendine resimlerle ilgili hikayeler anlatırken görürdüm salonun aralık kalmış kapısından. selim bey'e, sinem kendi kendine konuşuyor demiştim de, küçük çocuklarda tabi bir davranış bu, bir çeşit oyun demişti, bir sağlık mecmuasında okumuş.
sinem fırat'ın doğmasına yakın her sabah kalkar kalkmaz yanıma gelir, bugün de gelmedi mi fırat deyip yüzünü buruşturur, doğru bahçeye çıkıp salıncağına biner, hızlı hızlı sallanırdı uzun zaman. düşeceksin demek fayda etmez, ancak yarın gelecekmiş fırat deyince yavaşlardı. hastaneye gittiğimiz gün sinem'i asude hanımlara bırakmıştık. akşama kadar pencere kenarında oturup bizi beklemiş, öyle söylemişti asude hanım. ertesi gün kucağımda fırat'la döndüğümüzde, çenesini ellerinin arasına almış, kaşlarını çatmış, dalgın dalgın bakıyordu yine pencereden. babası fırat'ı kaldırıp göstermiş, eliyle gel demişti de, bir süre yine öyle manasız bir şekilde bakmış, sonra da sanki bizi görmüyormuş gibi yine orada öylece oturmaya devam etmişti. asude hanıma telefon edip getirtmiştik en sonunda da, sanki fırat'ın gelmesini en çok bekleyen o değilmiş gibi, sadece uzaktan bir kaç kez bakmış, sonra da: bu fırat çirkin, yarın başkasını alın demişti. ne gülmüştük. ilerleyen günlerde de pek bakmadı fırat'ın yüzüne. niye kardeşinle oynamıyorsun deyince, o hiçbir şeyden anlamıyor, tek yaptığı uyumak, süt içmek ve altına yapmak demişti bir keresinde. çocuk işte. belki kıskançlıktı belki evin çok sevilen tek çocuğuyken, iki çocuğundan biri olmak üzmüştü onu, belki de gelir gelmez birlikte bahçede koşturup oynayacağı birini bekliyordu da hayal kırıklığına uğramıştı.
ertesi yıl okula başladı sinem. fırat'ı daha az görür ama daha çok sever oldu. yıllar geçtikçe bu böyle devam etti. okumak için, iş için birbirlerinden uzaklaştıkça daha çok sevdiler, daha çok bağlandılar birbirlerine. gizli bir anlaşma yapmışlardı sanki. daha çok seven daha uzağa gider anlaşması. sinem okudu, evlendi, amerika'ya gitti. ilk giden fırat'tı aslında. tıp fakültesini kazanıp istanbul'a giden, evden ilk uzaklaşan o olmuştu. sevinsek mi üzülsek mi bilememiştik. buruk bir sevinçte karar kılmıştık. çok dayanamadık ayrılığa gerçi, selim bey emekliliğini istedi. bir yaz tatilinde eşyaları topladık, bahçedeki salıncağı söktük, erik ağacındaki erikleri toplayıp komşulara dağıttık. hepsiyle vedalaşıp, istanbul'a doğru yola koyulduk. sevinçliydik, fırat'a kavuşacaktık, artık sadece yaz tatillerinde görmeyecektik onu, hem istanbul çok güzelmiş, bol bol gezerdik. gezerdik de, öyle değildi işte. araba mahalleden uzaklaşırken, dönüp arkama bakınca asude hanım'la cemal bey'i, cahide hanım'la kızı nermin'i, orhan bey'i el sallarken görünce bir garip olmuştum. selim bey'e dönüp ağlamaklı bir sesle: erik ağacı da iyiydi, bahçedeki salıncak, asude hanım hepsi iyiydi, gitmesek mi demişim. hala söyler.
Gönderen ruby zaman: Salı, Kasım 01, 2011 8 yorum
7 Ekim 2011 Cuma
murat oran ve ailesinin aşırı enteresan hikayesi
-iyi günler, bir randevu almak istiyorum
-evet,bir dakika... 2 kasım sizin için uygun mu?
-evet
-pekala, isminiz ve telefon numaranızı alabilir miyim
-murat oran, 05267568572.
-teşekkürler murat bey. randevu tarihiniz 2 kasım perşembe, saat 10:00. sormak istediğiniz bir şey?
-yok, teşekkürler.
-iyi günler efendim.
2 kasım perşembe, saat 9:00
(yıldız pastanesi)
-bir zeytinli poğaça, bir simit.
-buyrun
-ne kadar
-4 lira efendim.
-iyi günler
-size de
2 kasım perşembe, saat 9:30
(sahilde bir bank)
-abi boyayayım mı
-yok sağol
-selpak ister misin beyim?
-yok istemem.
-sıcak çay, tavşan kanı.. çaycııı..
-delikanlı.. bi çay versene
-hemen abi.
2 kasım perşembe, saat 9:55
erenköy - kurtuluş apartmanı
asansör.. 2. kat..
-murat bey? murat oran değil mi?
-evet benim.
-buyrun içeri geçebilirsiniz. doktor hanım sizi bekliyor.
-hoşgeldiniz murat bey, oturun lütfen.
-hoş bulduk.
-kahve yada çay ister misiniz?
-ee, hayır teşekkürler.
-peki. nasılsınız?
-:)
-:)
öyleyse şu soruya geçiyorum. nasıl yardımcı olabilirim?
-sanırım olamazsınız.
-emin misiniz?
-evet.
-yardımcı olamayacağından emin olduğunuz birine , edemediği yardımlardan ötürü para ödemek durumunda olduğunuzu biliyorsunuz ama yine de geldiniz. doğru mu?
-değil.
-yani para ödemek zorunda olmadığınızı söylüyorsunuz.
-hayır gelmedim demek istiyorum.
-ee, murat bey, şimdi burada karşımda oturuyorsunuz. daha önce yani beş dakika önce orada değildiniz. dolayısıyla karşımda oturduğunuz yere başka bir yerden yürüyerek, taksiyle yada kendi aracınızla geldiniz. bu da mı doğru değil?
-evet değil. yani tam olarak değil. ben gelmedim. aslında şey. geldim ama bu ben değilim. başka biri. gelmeyi o istedi. onun yaptıklarından ben sorumlu tutulmamalıyım. o kedileri seviyor mesela, ben sevmem. tarhana çorbasını sevmiyor, ben çok severim. sahilde otururken selpak satan kadınlardan hiç selpak almıyor. ben hep alırım. acımasız biri. zeytinli poğaça yiyor bi de sabahları. zeytinli poğaça mı olur hiç. poğaça sade olmalı. yada en fazla patatesli.
-anlıyorum.
-bu adamın benimle alakası yok. kimse benim o olduğumu iddia edemez. zaten annem de : sende bir gariplik var, dedi geçen. kirli çoraplarımı kirli sepetine atmışım. hiç yapmam. annem de anladı bu adamın ben olmadığını.
-kim bu adam sizce murat bey?
-adı fırat galiba. yani bazen benim adımı kullanıyor bazen de ben fırat aran diyor, kendini tanıtırken.
-hımm, peki ne zamandan beri sizinle birlikte, yani iki tane siz varmış gibi?
-nisandan beri. geçtiğimiz nisan
-nisanda önemli bir şey mi oldu? yani bir yakınınızı kaybetmiş olabilirsiniz, yada bir hastalık, siz yada yakınlarınızdan birinin yakalandığı, yada ekonomik bir bunalım, işle ilgili can sıkıcı, çözemediğiniz bir mesele mesela?
-hayır böyle şeyler olmadı. önemli bir şey olmadı. hatta gayet önemsiz bir şey sonrasında oldu bu adamın gelişi. cumartesi günüydü. gazete ve çikolata, sakız, kola filan almak için bakkala gitmiştim. dönüşte oldu.
-noldu tam olarak?
-tam köşeyi döndüm. gazeteye bakıyordum bu arada, bir de sakızlardan birini ağzıma atmıştım bakkaldan çıkınca, köşeyi dönerken de kolayı açıp içmeye başladım. gazetede CERN deki bilimadamlarının dünyayı sarsacak bir şey buldukları ama dünyaya açıklamadıkları, evrenin %3 ünün madde geri kalanının enerji yada tam olarak ne oldugu bilinmediği için kara madde denilen bir şey olduğu, nötrinoların ışıktan hızlı gittiğinin ortaya çıktığı, geçmişe dönüşün mümkün olduğu, e=mc.c nin fasa fiso olduğunu filan okuyordum. baya etkilenmiştim, iyi hatırlıyorum. aynı anda sakız çiğneyip, kola içiyor, bir yandan gazete okuyor, bir yandan cern'in açılımını düşünüyor ve köşeyi dönüyordum ki, aydın amcayla karşılaştım.
-aydın bey?
-aydın amca bizim apartmanda oturuyor yani oturuyordu, emekli elektronik mühendisi. hiç evlenmemiş. biraz değişikti ama iyi kek yapardı. işte köşeyi döndüm ve aydın amcayla karşılaştım. daha doğrusu aynı anda köşeyi döndük. ve çarpıştık doğal olarak. bu ansızın çarpışmadan doğan enerjiyle sakızı yuttum, ağzımdaki son kola yudumunu aydın amcanın yüzüne fışkırttım, gazete elimden düştü. bu kadarla kalsa iyiydi. aydın amca yere yığıldı bir de. evet kötü çarpışmıştık, evet baya yaşlıydı kendisi ama yere yığılması da biraz fazla olmuştu bence. kaldırmaya çalıştım ama beceremedim. sanki yere zımbalanmıştı. kaç kere seslendim. aydın amca kalksana ya, amma da ağırdan aldın bile dedim en sonunda dayanamayıp. tık yoktu. kalbi mi vardı acaba dedim, dinledim. gerçekten tık yoktu. adam ölmüştü.
-sonra?
-sonra eve gittim.
-aydın bey?
-aydın bey eve gitmedi doğal olarak. yakınlarına haber verdik. geldiler, cenaze işleri filan. akut myokard enfarktüsü geçirmiş. öyle demiş 112 den gelen doktor.
-o gün önemli bir şey olmadı demiştiniz. aydın beyin ölümü, hem de olağandışı bir şekilde, sizce önemli değil mi?
-bilmem. yani onun açısından önemli tabi. o gün bu dünyadan ayrıldığı gün. gerçi öbür dünyaya inanıyor muydu bilmiyorum ama sonuçta artık burada olmadığına göre başka bir yerde olduğu kesin. belki de peynirli dereotlu bir kekin içindeki kabartma tozuna dönüşmüştür.
-:) peki sonra ne oldu yani eve gittikten sonra , fırat’ın gelmesi ne zamana rastlıyor?
-eve gidince, biraz daha gazete okudum, kalan kolayı bitirdim. televizyonda magazin programlarına baktım. bir dizi oyuncusunun evine gitmişler, buzdolabını karıştırıyorlardı. tam sunucu kadına : buradaki erik suyunu siz mi yaptınız, diye sormuştu ki uyuyakalmışım. cevabı hiç bir zaman öğrenemedim. google'dan da arattım oysa o kadar, tuğba günsal, erik suyu, çat kapı programı filan diye. saçma sapan şeyler çıktı. neyse işte uyandıktan sonra oldu.
-ne oldu?
-fırat aran'ın gelişi.
-nasıl oldu tam olarak?
-banyoya gitmiştim, yüzümü yıkamak için. telefon çaldı. annem telefona bak oğlum diye seslendi mutfaktan, yemek yapıyordu heralde. açtım telefonu. naber fırat dedi bir kız. bir yanlışlık oldu sanırım ben değilim dedim. güldü. niye gelmedin bu gün dershaneye dedi. yağ asitlerinin oksidasyonunu anlattı hoca. iyi güzel de ben arkadaşınız değilim dedim. ya dedi, tamam uzatma, kızdın bize ama nerden bilelim senin bu kadar alıngan olduğunu, hem özür diledik ya. sen de çok büyüttün ama. şaka yaptık sadece ne var bunda. yarın gel mutlaka dershaneye, az kaldı sınava bak, hem proteinlerin posttranslasyonel modifikasyonunu anlatacak hoca, kaçırma bence.
- iyi tamam dedim. dershane nerdeydi bu arada, gelmeye gelmeye yerini unuttum diye attım.
- ha ha. alemsin fırat, tusdata kadıköy şubesi, yeliz dersin, beni gösterirler. ben seni sınıfına götürürüm merak etme. of ya iyi dalga geçtin, alacağın olsun. hadi görüşürüz.
- iyi tamam görüşürüz dedim.
dedim de. ne görüşmesi, ne tusdatası ne kadıköyü, ne fıratı. kim bu kız. proteinlerin posttransbilmemneyi. gidip bi daha yıkadım yüzümü. iyice kendime geleyim diye. gelmiştim de baya kendime. yani en fazla o kadar gelebiliyordum zaten. neyse dedim. bana ne. heralde arkadaşının sesine çok benziyor sesim. salona geçtim. masayı hazırlamıştı annem. oo kek mi yaptın anne dedim. yok oğlum, aydın amcan getirmiş. sabah yumurta istemişti yapmak için. öğleden sonra hem yumurtayı getirmiş, hem kek. kibar adam.
-aydın amca mı? aydın amca ölmedi mi?
-aa ne ölmesi. nerden çıkardın.
-ya hani çarpıştık biz onunla köşede, akut myokard enfaktüsü geçirdi, ölmüş, yakınları geldiler, cenaze filan.
-oğlum sana kaç kere sabaha kadar ders çalışma, kötü olacak sonunda diyorum, tamam sınavsa sınav ama her şeyin bir sınırı var. abartma bu kadar.
-ya ne sınavı anne.
-al işte, böyle deyince de kötü oluyoruz.
-efendim?
- tamam çalış ama uykunu da al. sonra böyle hayalet gibi dolaşıyorsun, o kadar şey ezberleyince tabi, kafanda yer kalmadı. aydın amca ölmüşmüş. neyse neyse. git dolaptan erik suyunu getir.
mutfağa gittim. kendimi çok kötü hissetmeye başlamıştım. erik suyunu aldım dolaptan. salona götürdüm. birden aklıma magazin programı geldi. kim yaptı bu erik suyunu dedim.
-kim yapacak ben yaptım tabi, dedi annem. bazen çok garip oluyorsun fırat dedi sonra da.
-fırat mı dedim. fırat öyle mi. ben fıratım yani. bu erik suyunu sen yaptın. tusdata kadıköy yani. aydın amca ölmedi kek yaptı. bazen çok garip oluyorum, bazense çok alınganım. fıratım ben yani şimdi.
annem gözlerini kocaman açmış, yüzünde birazdan feryat figan ağlamaya başlayacakmış gibi bir ifadeyle bir süre sessizce yüzüme baktı.sonra,
-oğlum git biraz hava al, açılırsın dedi. git arkadaşlarınla filan buluş, sinemaya gidin ne bileyim halı saha maçı filan yapın hadi, dedi.
işte fırat o gün geldi.
-devam edecek-
Gönderen ruby zaman: Cuma, Ekim 07, 2011 6 yorum
2 Eylül 2011 Cuma
olmayacak şeyler
ömer tuğrul inançer ve hüsrev hatemi dedem, mustafa kutlu ve mustafa ulusoy dayım, kemal sayar ve ibrahim tenekeci amcam, metin karabaşoğlu ve mevlana idris abim olsaydı keşke.
Gönderen ruby zaman: Cuma, Eylül 02, 2011 9 yorum