asansörde murat menteşle karşılaştım dün. e, ne var bunda diyeceksiniz. hiç, yok bir şey. cahit koytak'ın asansörde birden isa'yla karşılaştığını düşünürsek, benimkisi devede kulak gibi bir şey oluyor herhalde. doğru kullandığımdan emin değilim. devede kulak'ı yani. deyim ve atasözleriyle başım hep dertte olmuştur. genellikle atasözlerinin 2. yarısını hatırlayamam ve tamamlamak yanımdakine düşer. iyi ki, kendi kendime konuşmak gibi bir alışkanlığım yok. yarısı olmayan atasözleri ve saçma sapan yerlerde kullanılmış deyimlerle dolu bir konuşmayı, kendim yapmış olsam bile dinlemek istemem. neyse, asansörden bahsediyordum. kadın kucağında küçük kızıyla, yüzü bembeyaz olmuş bir şekilde asansörden çıktı ve çıkar çıkmaz konuşmaya başladı. çok korktum, kapı, açılmadı, tam 20 dakika, alarmı kimse duymadı, klostrofobim var, sucu, sucu çocuk vardı bir de, binmeyin, bozulmuş, 20 dakika, yukarı, aşağı, yukarı, aşağı, kapı, açılmadı... gibi şeyler söylüyor ve sürekli aynı şeyleri tekrarlıyordu. ona değil de küçük kızına baktığım için kendisini dinlemediğimi düşünmüştü sanırım. büyük ihtimalle hayatında ilk defa asansörde kalmış ve annesi gözünün önünde panik atak geçirmiş iki yaşında biri için fazlasıyla cooldu kız ve birazdan annesine dönüp: sence de biraz abartmadın mı, en fazla yarım saatte bir asansör çağıran birinin olduğu bir apartmanda, içinde havalandırma düğmesi olan bir asansörde ölmek biraz zor gördüğün gibi, diyecek gibi bir hali vardı. allahtan böyle şeyler demedi çünkü sucu çocuk böyle bir sahne karşısında aklına mukayyet olamayabilirdi. bense bu açıdan tehlikede değildim, çünkü neredeyse hiçbir şeye şaşırmama gibi neye yaradığını bilmediğim bir özellikle doğmuştum. sonra klostrofobik kadının söylediğini dinlemeyip bozuk asansöre bindim. murat menteş sonra bindi. gülümsedi. ben de gülümsedim. siyah takım elbise giymişti, önemli bir yere gidiyordu galiba. asansör katlardan birinde durdu. ve öylece kaldı, ne yukarı çıkıyor, ne aşağı iniyor, ne de kapı açılıyordu. murat menteş saatine baktı, hay allah, nolucak şimdi dedi. bilmem, ama ben korkmuyorum çünkü sen varsın, dedim. bıyıklarım olsaydı bıyık altından gülümsemek denen şeyi yapmak için çok uygun bir zamandı. ha ha, bence biraz korkabilirsin, ne de olsa uygun dozda sempatik deşarjdan kimseye zarar gelmez, üstelik bana güvenme, hiç kimse mükemmel değildir, özellikle de ben, dedi. dünyada mükemmel olduğunu düşündüğüm kimse yok zaten, dedim. olmasını da istemezdim. dökülen bir evde jakuzi olması gibi bir şey olurdu bu. o şeyin oraya ait olmadığını hemen anlarsın. iyi, dedi, sen bilirsin. çantamda 'ölmüş on mükemmel ve mükemmele yakın insanın bir takım sözleri' kitabı vardı, istersen biri asansörü çağırıncaya kadar okurduk ama böyle şeylerle ilgilenmiyorsun madem, öyleyse ben biraz şarkı söyleyeceğim izninle dedi ve devam etti: and you run, and you run, to catch up with the sun, but it's sinking... hımm, çok iyi dedim. çok iyi, yani mükemmele yakın, işte doktörün dilemması dedi ve güldü. ben de güldüm. bunu ben de düşünmüştüm diyecektim, vazgeçtim.
*bu yazıdaki şeylerin pek çoğu gerçektir, gerçek olmayanlarınsa günün birinde gerçekleşmemesi için bir neden bulunmamaktadır.