1 Kasım 2011 Salı

ayla hanım

fırat 1979 ağustosunda doğdu. sinem'den beş yıl sonra. ne çok sevinmiştik. çok sıcak bir yaz günüydü. ya çarşamba ya perşembe olacak. selim bey tapu kadastro'da şef olmuştu evvelki yıl. bahçedeki erik ağacına salıncak kurmuştuk sinem için. hiç arkadaşı olmadığından ya bütün gün salıncakta sallanır yada kitaplıktaki dergilerin resimlerini incelerdi uzun uzun. bitirince tekrar başa dönerdi. bazen kendi kendine resimlerle ilgili hikayeler anlatırken görürdüm salonun aralık kalmış kapısından. selim bey'e, sinem kendi kendine konuşuyor demiştim de, küçük çocuklarda tabi bir davranış bu, bir çeşit oyun demişti, bir sağlık mecmuasında okumuş.

sinem fırat'ın doğmasına yakın her sabah kalkar kalkmaz yanıma gelir, bugün de gelmedi mi fırat deyip yüzünü buruşturur, doğru bahçeye çıkıp salıncağına biner, hızlı hızlı sallanırdı uzun zaman. düşeceksin demek fayda etmez, ancak yarın gelecekmiş fırat deyince yavaşlardı. hastaneye gittiğimiz gün sinem'i asude hanımlara bırakmıştık. akşama kadar pencere kenarında oturup bizi beklemiş, öyle söylemişti asude hanım. ertesi gün kucağımda fırat'la döndüğümüzde, çenesini ellerinin arasına almış, kaşlarını çatmış, dalgın dalgın bakıyordu yine pencereden. babası fırat'ı kaldırıp göstermiş, eliyle gel demişti de, bir süre yine öyle manasız bir şekilde bakmış, sonra da sanki bizi görmüyormuş gibi yine orada öylece oturmaya devam etmişti. asude hanıma telefon edip getirtmiştik en sonunda da, sanki fırat'ın gelmesini en çok bekleyen o değilmiş gibi, sadece uzaktan bir kaç kez bakmış, sonra da: bu fırat çirkin, yarın başkasını alın demişti. ne gülmüştük. ilerleyen günlerde de pek bakmadı fırat'ın yüzüne. niye kardeşinle oynamıyorsun deyince, o hiçbir şeyden anlamıyor, tek yaptığı uyumak, süt içmek ve altına yapmak demişti bir keresinde. çocuk işte. belki kıskançlıktı belki evin çok sevilen tek çocuğuyken, iki çocuğundan biri olmak üzmüştü onu, belki de gelir gelmez birlikte bahçede koşturup oynayacağı birini bekliyordu da hayal kırıklığına uğramıştı.

ertesi yıl okula başladı sinem. fırat'ı daha az görür ama daha çok sever oldu. yıllar geçtikçe bu böyle devam etti. okumak için, iş için birbirlerinden uzaklaştıkça daha çok sevdiler, daha çok bağlandılar birbirlerine. gizli bir anlaşma yapmışlardı sanki. daha çok seven daha uzağa gider anlaşması. sinem okudu, evlendi, amerika'ya gitti. ilk giden fırat'tı aslında. tıp fakültesini kazanıp istanbul'a giden, evden ilk uzaklaşan o olmuştu. sevinsek mi üzülsek mi bilememiştik. buruk bir sevinçte karar kılmıştık. çok dayanamadık ayrılığa gerçi, selim bey emekliliğini istedi. bir yaz tatilinde eşyaları topladık, bahçedeki salıncağı söktük, erik ağacındaki erikleri toplayıp komşulara dağıttık. hepsiyle vedalaşıp, istanbul'a doğru yola koyulduk. sevinçliydik, fırat'a kavuşacaktık, artık sadece yaz tatillerinde görmeyecektik onu, hem istanbul çok güzelmiş, bol bol gezerdik. gezerdik de, öyle değildi işte. araba mahalleden uzaklaşırken, dönüp arkama bakınca asude hanım'la cemal bey'i, cahide hanım'la kızı nermin'i, orhan bey'i el sallarken görünce bir garip olmuştum. selim bey'e dönüp ağlamaklı bir sesle: erik ağacı da iyiydi, bahçedeki salıncak, asude hanım hepsi iyiydi, gitmesek mi demişim. hala söyler.
7 Ekim 2011 Cuma

murat oran ve ailesinin aşırı enteresan hikayesi

-iyi günler, bir randevu almak istiyorum
-evet,bir dakika... 2 kasım sizin için uygun mu?
-evet
-pekala, isminiz ve telefon numaranızı alabilir miyim
-murat oran, 05267568572.
-teşekkürler murat bey. randevu tarihiniz 2 kasım perşembe, saat 10:00. sormak istediğiniz bir şey?
-yok, teşekkürler.
-iyi günler efendim.

2 kasım perşembe, saat 9:00
(yıldız pastanesi)
-bir zeytinli poğaça, bir simit.
-buyrun
-ne kadar
-4 lira efendim.
-iyi günler
-size de

2 kasım perşembe, saat 9:30
(sahilde bir bank)
-abi boyayayım mı
-yok sağol


-selpak ister misin beyim?
-yok istemem.


-sıcak çay, tavşan kanı.. çaycııı..
-delikanlı.. bi çay versene
-hemen abi.

2 kasım perşembe, saat 9:55
erenköy - kurtuluş apartmanı
asansör.. 2. kat..
-murat bey? murat oran değil mi?
-evet benim.
-buyrun içeri geçebilirsiniz. doktor hanım sizi bekliyor.

-hoşgeldiniz murat bey, oturun lütfen.
-hoş bulduk.
-kahve yada çay ister misiniz?
-ee, hayır teşekkürler.
-peki. nasılsınız?
-:)
-:)
öyleyse şu soruya geçiyorum. nasıl yardımcı olabilirim?
-sanırım olamazsınız.
-emin misiniz?
-evet.
-yardımcı olamayacağından emin olduğunuz birine , edemediği yardımlardan ötürü para ödemek durumunda olduğunuzu biliyorsunuz ama yine de geldiniz. doğru mu?
-değil.
-yani para ödemek zorunda olmadığınızı söylüyorsunuz.
-hayır gelmedim demek istiyorum.
-ee, murat bey, şimdi burada karşımda oturuyorsunuz. daha önce yani beş dakika önce orada değildiniz. dolayısıyla karşımda oturduğunuz yere başka bir yerden yürüyerek, taksiyle yada kendi aracınızla geldiniz. bu da mı doğru değil?
-evet değil. yani tam olarak değil. ben gelmedim. aslında şey. geldim ama bu ben değilim. başka biri. gelmeyi o istedi. onun yaptıklarından ben sorumlu tutulmamalıyım. o kedileri seviyor mesela, ben sevmem. tarhana çorbasını sevmiyor, ben çok severim. sahilde otururken selpak satan kadınlardan hiç selpak almıyor. ben hep alırım. acımasız biri. zeytinli poğaça yiyor bi de sabahları. zeytinli poğaça mı olur hiç. poğaça sade olmalı. yada en fazla patatesli.
-anlıyorum.
-bu adamın benimle alakası yok. kimse benim o olduğumu iddia edemez. zaten annem de : sende bir gariplik var, dedi geçen. kirli çoraplarımı kirli sepetine atmışım. hiç yapmam. annem de anladı bu adamın ben olmadığını.
-kim bu adam sizce murat bey?
-adı fırat galiba. yani bazen benim adımı kullanıyor bazen de ben fırat aran diyor, kendini tanıtırken.
-hımm, peki ne zamandan beri sizinle birlikte, yani iki tane siz varmış gibi?
-nisandan beri. geçtiğimiz nisan
-nisanda önemli bir şey mi oldu? yani bir yakınınızı kaybetmiş olabilirsiniz, yada bir hastalık, siz yada yakınlarınızdan birinin yakalandığı, yada ekonomik bir bunalım, işle ilgili can sıkıcı, çözemediğiniz bir mesele mesela?
-hayır böyle şeyler olmadı. önemli bir şey olmadı. hatta gayet önemsiz bir şey sonrasında oldu bu adamın gelişi. cumartesi günüydü. gazete ve çikolata, sakız, kola filan almak için bakkala gitmiştim. dönüşte oldu.
-noldu tam olarak?
-tam köşeyi döndüm. gazeteye bakıyordum bu arada, bir de sakızlardan birini ağzıma atmıştım bakkaldan çıkınca, köşeyi dönerken de kolayı açıp içmeye başladım. gazetede CERN deki bilimadamlarının dünyayı sarsacak bir şey buldukları ama dünyaya açıklamadıkları, evrenin %3 ünün madde geri kalanının enerji yada tam olarak ne oldugu bilinmediği için kara madde denilen bir şey olduğu, nötrinoların ışıktan hızlı gittiğinin ortaya çıktığı, geçmişe dönüşün mümkün olduğu, e=mc.c nin fasa fiso olduğunu filan okuyordum. baya etkilenmiştim, iyi hatırlıyorum. aynı anda sakız çiğneyip, kola içiyor, bir yandan gazete okuyor, bir yandan cern'in açılımını düşünüyor ve köşeyi dönüyordum ki, aydın amcayla karşılaştım.
-aydın bey?
-aydın amca bizim apartmanda oturuyor yani oturuyordu, emekli elektronik mühendisi. hiç evlenmemiş. biraz değişikti ama iyi kek yapardı. işte köşeyi döndüm ve aydın amcayla karşılaştım. daha doğrusu aynı anda köşeyi döndük. ve çarpıştık doğal olarak. bu ansızın çarpışmadan doğan enerjiyle sakızı yuttum, ağzımdaki son kola yudumunu aydın amcanın yüzüne fışkırttım, gazete elimden düştü. bu kadarla kalsa iyiydi. aydın amca yere yığıldı bir de. evet kötü çarpışmıştık, evet baya yaşlıydı kendisi ama yere yığılması da biraz fazla olmuştu bence. kaldırmaya çalıştım ama beceremedim. sanki yere zımbalanmıştı. kaç kere seslendim. aydın amca kalksana ya, amma da ağırdan aldın bile dedim en sonunda dayanamayıp. tık yoktu. kalbi mi vardı acaba dedim, dinledim. gerçekten tık yoktu. adam ölmüştü.
-sonra?
-sonra eve gittim.
-aydın bey?
-aydın bey eve gitmedi doğal olarak. yakınlarına haber verdik. geldiler, cenaze işleri filan. akut myokard enfarktüsü geçirmiş. öyle demiş 112 den gelen doktor.
-o gün önemli bir şey olmadı demiştiniz. aydın beyin ölümü, hem de olağandışı bir şekilde, sizce önemli değil mi?
-bilmem. yani onun açısından önemli tabi. o gün bu dünyadan ayrıldığı gün. gerçi öbür dünyaya inanıyor muydu bilmiyorum ama sonuçta artık burada olmadığına göre başka bir yerde olduğu kesin. belki de peynirli dereotlu bir kekin içindeki kabartma tozuna dönüşmüştür.
-:) peki sonra ne oldu yani eve gittikten sonra , fırat’ın gelmesi ne zamana rastlıyor?
-eve gidince, biraz daha gazete okudum, kalan kolayı bitirdim. televizyonda magazin programlarına baktım. bir dizi oyuncusunun evine gitmişler, buzdolabını karıştırıyorlardı. tam sunucu kadına : buradaki erik suyunu siz mi yaptınız, diye sormuştu ki uyuyakalmışım. cevabı hiç bir zaman öğrenemedim. google'dan da arattım oysa o kadar, tuğba günsal, erik suyu, çat kapı programı filan diye. saçma sapan şeyler çıktı. neyse işte uyandıktan sonra oldu.
-ne oldu?
-fırat aran'ın gelişi.
-nasıl oldu tam olarak?
-banyoya gitmiştim, yüzümü yıkamak için. telefon çaldı. annem telefona bak oğlum diye seslendi mutfaktan, yemek yapıyordu heralde. açtım telefonu. naber fırat dedi bir kız. bir yanlışlık oldu sanırım ben değilim dedim. güldü. niye gelmedin bu gün dershaneye dedi. yağ asitlerinin oksidasyonunu anlattı hoca. iyi güzel de ben arkadaşınız değilim dedim. ya dedi, tamam uzatma, kızdın bize ama nerden bilelim senin bu kadar alıngan olduğunu, hem özür diledik ya. sen de çok büyüttün ama. şaka yaptık sadece ne var bunda. yarın gel mutlaka dershaneye, az kaldı sınava bak, hem proteinlerin posttranslasyonel modifikasyonunu anlatacak hoca, kaçırma bence.
- iyi tamam dedim. dershane nerdeydi bu arada, gelmeye gelmeye yerini unuttum diye attım.
- ha ha. alemsin fırat, tusdata kadıköy şubesi, yeliz dersin, beni gösterirler. ben seni sınıfına götürürüm merak etme. of ya iyi dalga geçtin, alacağın olsun. hadi görüşürüz.
- iyi tamam görüşürüz dedim.
dedim de. ne görüşmesi, ne tusdatası ne kadıköyü, ne fıratı. kim bu kız. proteinlerin posttransbilmemneyi. gidip bi daha yıkadım yüzümü. iyice kendime geleyim diye. gelmiştim de baya kendime. yani en fazla o kadar gelebiliyordum zaten. neyse dedim. bana ne. heralde arkadaşının sesine çok benziyor sesim. salona geçtim. masayı hazırlamıştı annem. oo kek mi yaptın anne dedim. yok oğlum, aydın amcan getirmiş. sabah yumurta istemişti yapmak için. öğleden sonra hem yumurtayı getirmiş, hem kek. kibar adam.
-aydın amca mı? aydın amca ölmedi mi?
-aa ne ölmesi. nerden çıkardın.
-ya hani çarpıştık biz onunla köşede, akut myokard enfaktüsü geçirdi, ölmüş, yakınları geldiler, cenaze filan.
-oğlum sana kaç kere sabaha kadar ders çalışma, kötü olacak sonunda diyorum, tamam sınavsa sınav ama her şeyin bir sınırı var. abartma bu kadar.
-ya ne sınavı anne.
-al işte, böyle deyince de kötü oluyoruz.
-efendim?
- tamam çalış ama uykunu da al. sonra böyle hayalet gibi dolaşıyorsun, o kadar şey ezberleyince tabi, kafanda yer kalmadı. aydın amca ölmüşmüş. neyse neyse. git dolaptan erik suyunu getir.
mutfağa gittim. kendimi çok kötü hissetmeye başlamıştım. erik suyunu aldım dolaptan. salona götürdüm. birden aklıma magazin programı geldi. kim yaptı bu erik suyunu dedim.
-kim yapacak ben yaptım tabi, dedi annem. bazen çok garip oluyorsun fırat dedi sonra da.
-fırat mı dedim. fırat öyle mi. ben fıratım yani. bu erik suyunu sen yaptın. tusdata kadıköy yani. aydın amca ölmedi kek yaptı. bazen çok garip oluyorum, bazense çok alınganım. fıratım ben yani şimdi.
annem gözlerini kocaman açmış, yüzünde birazdan feryat figan ağlamaya başlayacakmış gibi bir ifadeyle bir süre sessizce yüzüme baktı.sonra,
-oğlum git biraz hava al, açılırsın dedi. git arkadaşlarınla filan buluş, sinemaya gidin ne bileyim halı saha maçı filan yapın hadi, dedi.
işte fırat o gün geldi.

-devam edecek-
2 Eylül 2011 Cuma

olmayacak şeyler

ömer tuğrul inançer ve hüsrev hatemi dedem, mustafa kutlu ve mustafa ulusoy dayım, kemal sayar ve ibrahim tenekeci amcam, metin karabaşoğlu ve mevlana idris abim olsaydı keşke.
16 Temmuz 2011 Cumartesi

dönüşüm

sıradan bir şekilde başlamış, kelimenin tam anlamıyla diğerlerininkinden hiçbir farkı olmayan şekilde devam etmiş hayatım yirmi haziran 1969 günü ansızın değişti. niye böyle bir şey oldu bilmiyorum. sabah uyandığımda o gün hayatımı değiştirecek olağanüstü bir şeylerin olabileceği içime filan doğmamıştı halbuki. zaten hiçbir zaman böyle şeyler içime doğmaz. o günle ilgili ilk izlenimlerimi bir paragrafla size aktarmama izin verin lütfen (böyle bir cümle kurduğum için kendimden utanıyorum. eskiden olsa, yani hayatım değişmeden önce demek istiyorum, böyle bir şeyi asla yapmazdım. insanlarla konuşurken sürekli izin isteyenlerin çok komik ve aptal göründüğünü düşünürdüm çünkü). işte yirmi haziran 1969 sabahı oldukça nemli ve sıcak bir sabahtı. sıcaklık 104 fahrenheittı. bunun kaç santigrat ettiğini 32 çıkarıp, 100'le çarpıp, 180'e bölerek kolayca bulabilirsiniz. nem ne kadardı bilmiyorum. termometreler sadece sıcaklığı gösteren, hiç de fonksiyonel olmayan aletlerdi o yıllarda. sanırım hala öyle. termometrelerin geliştirilmesi konusunda dünya üzerinde yaygın bir duyarsızlık söz konusu. niye bilmiyorum. sanırım son model bir termometre hava atmak için iyi bir araç değil. her neyse, tekrar belirtmem gerekirse baya sıcak bir gündü. etrafta hiç ağaç olmadığından, gözlemlerime değil tahminlerime dayanarak, rahatlıkla yaprak kıpırdamıyordu diyebilirim. her taraf kırışmış, buruşmuş, oraya buraya dağılmış, yastık kılıfları, çarşaflar, yatak örtüleriyle doluydu. bu odaya yatak odası denmesi kadar saçma bir şey olamazdı. yatak bu ıvır zıvırlardan neredeyse görünmüyordu. yastık, yorgan,çarşaf odası olmuştu resmen oda.

durup dinledim. evde ses yoktu. herkes işe gitmişti yine. herkes her gün işe gidiyordu. iki gün filan gitmiyorlardı sadece. o günlerde de televizyonlu odaya gidiyorlardı topluca. oraya da işe gider gibi sabahın köründe gidiyorlar, gece yarısına kadar ne var ne yoksa izliyor, sonra esnemeye başlıyor ve yastık, yorgan odasına kendilerini zor atıyorlardı. ben her gün işe gitmiyordum. buna gerek yoktu çünkü. evdekiler de bunu istemezlerdi zaten. hatta hiç işe gitmememi tercih ederlerdi ama ne yaptılarsa arasıra çalışmama engel olamamışlardı. sonunda buna göz yummaya karar verdiler. işte her şeyin değiştiği o gün, gözlerimi güçlükle açtıktan sonra, on beş gündür filan çalışmadığım için iyice uyuşuklaştığımı düşünerek, hızlı bir hamle yapıp yataktan çıktım ve banyoya doğru ilerledim. bir gariplik vardı sanki. banyoya 3 saniyede gitmem gerekirken, bu yaklaşık 5 dakika sürmüştü. evdekiler sürekli eşyaların yerini değiştirirlerdi. yoksa banyonun da mı yerini değiştirmişlerdi? bir süre olabilir mi diye düşündükten sonra, bunun hiç kimseye hizmet etmeyecek bir değişiklik olacağını düşünüp fikrimi çok saçma buldum. yüzümü yıkadım. bunu genellikle kafamı musluğun altından bir kaç kere hızlıca geçirerek yapıyordum. bunun çok ilkel olduğunu düşünenler olacaktır, haklısınız, ben de tiksiniyorum bazen kendimden.

sonra küçük gözlerimle aynaya bir bakış fırlattım. aynaya baktım demiyorum. aynaya genelde bakmazdım. hayır aynalara filan küsmedim. sadece ne kendimin ne başkalarının benim nasıl göründüğümle ilgilendiğini sanmıyordum. ama işte aynaya sadece bir bakış fırlatmamla çığlık atmam bir oldu. şaka tabi. çığlık filan atmadım. çığlık atmam ben. hem hafif bir hareket olduğundan bana yakışmayacağını düşünüyorum hem de türümün çığlık atabilmek gibi bir özelliği yok. sonuçta bir pireyim. evet ben bir pireyim. kolayca anlayın diye bir çırpıda söyledim ama genelde kendimi şöyle takdim ederim:
-memnun oldum madam, bendeniz pulex irritans*
-ah memnun oldum bay irritans.
-pulex deyin lütfen.

aynada gördüğüm tam olarak şuydu: menkes'in kinky hair sendromuna yakalanmış gibi görünen bir adam. saçlarının, biri onu çalılıkların içinde saatlerce sürüklemiş gibi egzantrik bir görünümü vardı. sakallarıysa alnı ve üst göz kapakları hariç tüm yüzünü kaplamıştı. tırnakları.. evet bir insana dönüştüğüme göre tırnaklarım da olmalıydı muhakkak. onlara bakmaya korktum. tırnaklarımın da bazı çocuk kitaplarındaki korkunç cadıların kıvrıla kıvrıla metrelerce uzayan tırnakları gibi olduğuna nerdeyse emindim. dişlerimin streptokokus mutansların devasa koloniler oluşturduğu sarı plaklardan müteşekkil olduğunu dehşetle gördüm.

tamam, evet hiç gereği yokken bir anda insan olup çıkmıştım. şimdi her gün işe gidecek, gitmediğim günlerde de çekirdek yiyerek televizyon seyretmek zorunda kalacaktım. bazı zamanlarda insanlarla konuşacak, diğer bazı zamanlarda insanlar benimle konuşacaktı. her iki durumda da kimse kimseyi dinlemeyecek ve kimse kimsenin ne dediğini anlamayacaktı. evet, bütün bunları kaldırmam gerçekten yeterince zordu. bunlar yetmiyormuş gibi bir de dünyanın en çirkin insanına dönüşmüş olmam neyin nesi oluyordu? bu soruyu, banyoda aynanın karşısında durmuş bir şekilde sesli olarak bir kaç kere sordum. hatta sonuncusunda baya bağırdım ama cevap gelmedi. yıkılmıştım. bu halimle king kong'a yüz veren kız bile yüzüme bakmazdı. hiç şansım yoktu gerçekten.
iyi o zaman, insan oldum madem, gideyim ekmek, peynir filan yiyeyim, çay içeyim bari dedim. az önce banyoda sesli bir şekilde soru sorduğumdan beri, böyle kendi kendime sesli bir şekilde konuşuyordum ne hikmetse. musluğu kapattım. şaşkınlığımdan kurtulup, yüzümü yıkadığımdan beri suyun açık olduğunu algılayana kadar elli dakika filan geçmişti. çirkin, kendi kendine konuşan, müsrif bir insan olup çıkmıştım demek ki. oldukça erdemsiz bir insan olma yolunda emin adımlarla mutfağa doğru yürüdüm. mutfak dağınıklık konusunda yatak odasıyla yarışıyordu. kirli tabak, tencere, bardak, çatal, kaşıktan göz gözü görmüyordu. bu karmaşadan gözüm, vücudum, beynim, ve ruhum yoruldu. derin bir of çekip, kendimi mutfak sandalyesine attım. masada arasına kalem sıkıştırılmış bir kitap vardı. biraz karıştırdım. ortalarından bir yerden okumaya başladım. gregor samsa diye bir adamdan bahsediyordu. kitabı bir çırpıda bitirdim. zaten ortasından başlamıştım. talihsiz bir dönüşüm geçiren gregor'a üzülmekten kendi derdimi unuttum resmen. baktım kafka diye bir adam yazmış. başka kitaplarını da okuyayım ben bu adamın o zaman, iyi yazıyor kerata dedim. hala dışımdan ve yüksek sesle konuşuyordum bu arada. hemen internetten şato'yu sipariş verdim. talihsiz bir seçim yaptığımı çok sonra farkedecektim. kitabı okumaya sonlarına yakın bir yerden başlamama rağmen yine de bitiremedim. şimdilik bu kadar. belki ilerleyen zamanlarda yine görüşürüz. bir pire değil de insan olmanın tek avantajlı yanı çok yaşamak olabilir. yine de bu bir avantaj mı emin değilim.

saygılarımla,
alex irritans

*pulex irritans:insan piresi
27 Mayıs 2011 Cuma

saydım her gün aynı

ilginç bir şey oldu. dün cuma zannediyordum. dolayısıyla bugün de cumartesi. sabah uyanıp pencereden dışarı bakınca ve bir sürü insanı bir yerlere giderken görünce biraz şaşırdım. genellikle cumartesi sabahı saat dokuz civarında dışarıda bir kaç tane eşofmanlı insan görebiliriz. bunlar da genellikle ekmek almaya giderler. oysa dışarıda aynı anda ekmek almaya gitmesi biraz garip karşılanacak yirmi, otuz tane insan vardı. üstelik çoğunluğu da eşofmanlı değildi. okulun bahçesinde de pek çok çocuk görünüyordu hem. hepsi de okul formalarını giymişlerdi. sanki bugün cumartesi değil de çarşamba filanmış gibi. herhalde bugün önemli bir gün diye düşündüm. tüm yurtta coşkuyla kutlanan bir bayramdır belki dedim. ama öyle olsa okulun bahçesindeki çocuklar muntazam bir şekilde sıraya dizilir, ellerinde bayraklar, flamalar okulun kapısından dışarıya çıkar ve tören sahasına doğru uygun adım ilerlerdi. halbuki bunların hiç öyle bir hali yoktu. herhangi bir günmüş gibi okulun bahçesinde dolaşıyorlar, amaçsızca ordan oraya koşturuyorlar , birbirleriyle şakalaşıyorlar, belki birbirlerine bisküvi, çikolata filan ikram ediyorlardı. o kadarını göremedim tabi. 26 mayıs dünya multipl skleroz(ms) günü diye bir haber okumuştum internette sabah. bugün 27 mayıs. o dünmüş. belki tatil diye bugün kutlanıyordur dedim. demekki resmi tatil ilan edilmedi daha. öyle olsa dün tatil olurdu, insanlar işe gitmezdi. gerçi bugün de törene giderken işe gider gibi giyinmişler. ama saatlerce o sıkıcı kıyafetlerin içinde masa başında oturmaktansa, bir kaç saat sürecek tören esnasında onları giymeleri iyi bir şey yine de. okul bahçesindeki çocukları da herhalde tören alanına götürmeyecekler, sadece okulun konferans salonunda bir kaç çocuk ms ile ilgili şiir okuyacak , sonra ms ile ilgili düzenlenen kompozisyon yarışmasında ilk 3'e girenlere hediyeleri verilecek sonra da istiklal marşı söylenip tören bitirilecek galiba. belki çocuklarının tören yerinde yürüyemeyen, görme bozukluğu olan ms'li gençleri görmeleri halinde duygusal travma yaşayacaklarını düşünen bir grup öğrenci velisi imza kampanyası başlatmış, böylece okul yönetimi durumu valiliğe bildirip törene öğrencisiz olarak katılacaklarını saygılarıyla arz etmiştir. aman neyse, bana ne bütün bunlardan dedim. dedim derken, kimseye bir şey dediğim filan yoktu aslında. etrafımda kimse olsa belki birşeyler derdim. ondan da emin değilim gerçi. bazen etrafta birileri olsa da konuşmak gelmez içimden. tıpkı etrafta yiyecek bir şeyler olsa da içimden hiç bir şey yemek gelmemesi gibi. uyku konusunda da aynı şeyleri yaşadığımı söyleyemem. yani etrafta yatacak yatak, koltuk, minder filan varsa ve gece olmuşsa içimden genellikle uyumak gelir. zaten onunla ilgili de bir problemim olsaydı dört dörtlük bir depresyon teşhisini şahsıma koymanız işten bile değildi dimi. tabi, anlarım ben. depresyon ve demans birlikteliği diye düşündünüz. genç biri gibi ama, bu yaşta bu bellek zayıflaması, bu oryantasyon bozukluğu şaşılacak şey doğrusu diye geçirdiniz içinizden. alzheimerda da depresyon oluyormuş zaten ama o 50 yaş üstünde olmuyor muydu, hay allah kafanız iyice karıştı. haklısınız ama down sendromu olanlarda 40 yaşın altında alzheimer hastalığına rastlanabilir, biliyor muydunuz? ben de bilmiyordum, dün öğrendim. ama beni görseniz down olmadığımı siz de anlardınız. gözlerim hiç çekik değil, burun köküm de basık değil üstelik. tamam, evet, bugün cumartesi değilmiş. ama olabilirdi. olmaması için hiç bir neden yoktu. dün mesela perşembe olmasına rağmen bana bütün gün cumaymış gibi geldi. hiç de bir gariplik farketmedim, perşembe olduğunu filan da anlamadım. yani insanlardan uzakta bir yerde, amazonun derinliklerindeki kulübemde tek başıma yaşıyor olsaydım, ve hayatımın sonuna kadar da kimseyle karşılaşmasaydım dünden itibaren günleri bir gün ileri yaşıyor olacaktım. bir cumartesi günü öldüğümde ise aslında cumartesi değil o gün günlerden cuma olduğunun ben hariç dünyadaki herkes farkında olacaktı. üzücü. gerçi kim ölürken bugün günlerden ne acaba diye düşünür ki? iyi mübarek bir günde öldüm en azından diye sevinen biri yoktur herhalde o telaş içinde. işte böyle. bugün cuma evet. büyükannemi hatırlıyorum. ardından geçen yıllarımı. yere düşen ekmek parçasını, öpüp alnıma götürdüğüm günler.. ben demedim bunları, cahit sıtkı demiş. ilkokuldaki türkçe kitabında görmüştüm bu şiiri. o günden sonra da kim lafa 'bugün cuma' diye başlasa ben içimden' büyük annemi hatırlıyorum, ardından geçen yıllarımı..' diye devam ederken buluyorum kendimi. insan beyni böyle ilginç işte. gerçi bana kalırsa insan karaciğeri yada pankreası da en az beyin kadar ilginç . kalın barsak o kadar ilginç sayılmaz, tamam.

iyi o zaman, madem bugün cumartesi değil ben de gideyim, bir şeyler yapayım. merak edilecek bir şeyler değil canım, her zamanki şeyler. bugün çarşamba olsaydı yapacağım şeyler işte.

cumartesi bile olsa yapacağım şeylerin aynı olduğunu öğrenmek, böylesi tekdüze bir hayatın bu genç yaşta zayıf omuzlarıma yüklendiğini çaresizlik içerisinde seyretmek ve tarifi imkansız keder hisleriyle dolup taşmak.. duygularına tercüman oldum sevgili okur biliyorum. üzülme, geçiyor bir şekilde..
| Top ↑ |