mq yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mq yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Eylül 2008 Perşembe

Empati


Geçen gece 23.30 civarında adam fawer'in olasılıksız'dan sonra çıkan romanı empati'ye başladım. Sabah güneş doğmadan bitirdim. Yani rahat ve hızlı okunuyor. olasılıksız gibi sürükleyici, "boş bir roman değilim bilimselim modernim coolum" havalarında, çok satanlar listelerine layık bir kitap. Olağan roman okurunun romandan beklentileri arasında en başlarda sayacağımız aşk'a olasılıksız'da hiç ama hiç yer vermeyen yazar, empati'ye her türlü aşkı koymuş. Platonik, mutlu biten, ihanetle biten, eşçinsel vesaire... Roman kahramanları ölüm kalım derdindeyken yazarın araya ahmet mithatvari uzun uzun bilimsel zımbırtılar koyması açıkçası benim canımı sıktı. İtiraf ediyorum o bölümleri normalden hızlı geçtim. Zaten oldum olası fizik mizik sevmemişimdir. Ama koysanız şöyle uzuun ruhsal çözümlemeler, bişey demem hiç. Empati'nin hedef kitlesine girmiyorum ben tabi. Adam Fawer, "hem felsefe okuyayım, hem din, hem sosyoloji, hem bilim, oh hepsini de birden okuyayım ama heyecanlı da olsun" diyen okuru hedef kitlenin merkezine almış. Ruhsal çözümleme felan istiyorsan git dostoyevski oku sen diyebilirsiniz, ki haklısınız. Zaten ben de kitaba para vermedim, sevgili kuzenimden aldım.

Tekrar empati'ye dönersek; kitap bittikten sonra güzel bir aksiyon filmi seyretmişsiniz hissi bırakıyor insanda. Benim gibi bütün gece okursanız eh, biraz da uykusuzluk bırakıyor tabi.
17 Eylül 2008 Çarşamba

Hayal, insanın kendiliğini ortaya koyma isteğidir

Öncelikle içinde iş ortamı, dünyanın yok olması gibi iç karartıcı şeyler olmayan mim için rehavete teşekkür ediyoruz. Bugünki konumuz vazgeçtiğiniz hayaller.

Ortaokulda ben de yazar olmak isterdim. O sıralar bir gazetenin çocuk sayfasında denemelerim çıkıyordu. tanışma hayali kurduğum yazarlarla mektuplaşıyordum, okuyordum.. Sanırım en çok hayal kurduğum ve kendi gerçekliğim adına en zirvede olduğum zamanlar işte bu orta iki yıllarıydı. Daha küçük yaşlarda çocuk kitabım çıkacaktı daha bilmem neler. Sonra orta üçte fen lisesi sınavına hazırlanırken yazar olma hayallerimi biraz gerilere attım, artık en önlerde sınavlarda başarılı olmak vardı... Lisede hepsinden vazgeçtim sanırım. Yazmaya ihanet etmiştim ve beni affedecek gibi değildi. Dersler için deliler gibi çalışmanınsa hani OKS'de ilk 100'e girmişsem falan da beni yazmak kadar mutlu etmediğini anlamıştım artık ama geç kalmıştım. Üniversite sınavına girerken felsefe okuma hayali kurdum ama doktor oldum. Şimdi evde kitap çevirileri yapma hayali kuruyorum ama psikiyatrist olmak için tekrar tekrar sınava giriyorum. Yani hayallerine sadık kalabilmişlerden sayılmam :)

En tutarsız hayaller çocuklukta kuruluyor galiba. Çocukken hayal kırıklıklarından korkmuyorsunuz, çünkü hayal kırıklıkları ruhunuzu kanatmamış henüz, henüz ruhunuzda bir dolu çizik yok, iz bırakan bir dolu. İnsanın büyüdükçe, çıkış kapısı aradığı gerçekleri çoğalıyor ama ne kadar hayal kurarsan o kadar hayal kırıklığı biriktireceksin diyen iç yüzünden hayalleri azalıyor, yani kendiliği. Sonra bir bakıyorsunuz hayal kurmaya, yani kendiliğinize cesaretiniz tükenmiş, gerçeklerinizden yorulmuşsunuz. Öyle bir yerdesiniz ki mutlu olma hayalinizden, yani kendiliğinizden bile vazgeçmişsiniz.. Yanlış bir öyküdesiniz, bu kez en büyük hayaliniz sizi yeniden yazacak birini bulmak/biri tarafından bulunmak oluyor. Daha en başında olmazlardan bir olmazmış gibi geliyor, ama tutunacak başka hayaliniz de yok... Kadim zamanlardan kalma bir beyaz atlı prens hayali yani :)

İlk mim'de unuttuğumuz taş atma mevzusunu bu kez unutmuyoruz ve solar , uragan , ve iki kardes'e el sallıyoruz.
15 Eylül 2008 Pazartesi

bilimselleşmektense bilinmemeyi tercih etmek

Psikiyatrist olmak isterken özellikle başörtüsü konusunda ne çemberin içinde ne de dışında olamamışlar hakkında bir şeyler yazmak, araştırma yapmak istiyordum. Akademisyenler “kendi evrensel değerlendirmelerine” göre, daha hafif bir teşhis olan uyum bozukluğunu uygun göreceklerdir; başörtüsü mağduriyetinin, travma sonrası stres bozukluğu tanı kriterlerinden “kişinin ruhsal bütünlüğüne bir tehdit” olmadığını savunacaklardır ama bana en doğru gelen teşhis travma sonrası stres bozukluğuydu.

Kemal Sayar travma sonrası stres bozukluğu için şöyle diyor; “Mesleki dönüştürmenin son örneklerinden biri, Amerikan psikiyatrisinin travma sonrası stres bozukluğu fikri. Bu teşhis genellikle işkence ve strese uğramış politik travma kurbanlarına uygulanıyor ve böyle ızdırap ahlaki anlamından soyutlanarak tıbbi bir anlam kazanıyor. Politik şiddetin fizyolojik sonuçları anonim bir tıbbi imaya dönüşüyor. Böylece, bu sonuçların ahlaki önemi zayıflatılıyor ya da tümden inkar ediliyor”

Baş örtüsü mağduriyetinin psikiyatrik sonuçları üzerine araştırma yaparsam, sanırım ben de ızdırabı tıbbileştirmiş olacağım. Ne çemberin içinde ne de dışında kalmak ızdırap değil, bir hastalık olacak. Böylece vazgeçtim.

Başörtülü kızların mağduriyeti konusunda bir dolu şey yazıldı, çizildi. Ama hepsi de “hayır, yaşanılan şeyler tam olarak böyle değildi” hissi verdi bana. Söylenemeyen, yazıya dönüştürülemeyen bir şeyler vardı, ve asıl sahici kısmı bunlardı sanki; yada kelimelere dönüştüğünde bu sahici şeyler yitiyordu. Sessizliği daha güzeldi, bir biçime sokulmamış hali. En güzel aşk hiç söylenmemiş aşktır deyişi gibi şairin, ızdırabın da en güzeli dile gel(e)meyeniydi. Sanırım baş örtüsü konusunda yazılanlar beni bu yüzden rahatsız ediyor. Özel bir şeyin edebileştirilmesini ya da sosyalleştirilmesi istemiyorum. Bilimselleşmektense, bilinmemeyi tercih ederim.
14 Eylül 2008 Pazar

uygulamak için bilgi edinme bilinci

Tus'tan sonra on yüz milyon tane kitap okuyacağım diyordum ve daha Ankara dönüşünde otobüste Seyyid Kutup'un Yoldaki İşaretler'ine başladım. İlk sayfalarda sahabenin neden farklı olduğunu açıklarken;

"Yalnız uygulamak için bilgi edinme bilinci... Bu bilinç, onlara salt bilgi edinmek için araştırma ve inceleme amacı ile Kur'an okumanın sağladığı bilgi ve haz ile kabil-i kıyas olmayacak bilgi ve haz alma ufukları açıyordu."

Sanırım bu işareti her türlü okumak için de genelleyebiliriz. Hem a. izzetbegoviç'in de yazdığı gibi, okumalarda insanın okuduklarını hazmetmesi için araya ihtiyacı var. On yüz milyon tane kitap okumaktan vazgeçtim. Yoksa on yüz milyon tane eyleme geçirilmediği için faydasız mertebesinde kalacak bilgi yığını arasında kaybolacağım. İlerleyemeden, yerimde sayarak.

Okuduklarımın hepsini amele dönüştüremeyeceğim elbet, ama amele şimdikinden daha fazla ağırlık vermem gerektiğini fark ettim....
8 Eylül 2008 Pazartesi

"10 eylülde gezegenimiz yok olacak, ne yaparsın" mim'i

dikkatsiz bizi mimlemiş. 10 eylül'de gezegenimiz yok olacak ne yaparsın diyor. e, daha yeni fark ettim, yani pek bir zamanımız kalmamış. bir buçuk gün felan. her şey bi yana, güzelim yazın iki güzel ayını boşuna ders çalışıp resil etmişim, diy mi ...

ne yapayım ki bir günde... hımm, sanırım son günümü izmit'te geçirmek isterdim...
7 Eylül 2008 Pazar

merhaba

sabah 6:54. kerahat vaktinin çıkmasını bekliyorum. bu gün sahurdan sonra uyku tutmadı, sanırım sınav yaklaştıkça uykularım azalacak. stres bende çok uyuma ve uyuyamama olarak iki uçta bulgulara sebep olabiliyor... mesela gece galiba 1.30'a doğru yattım, 4'te kalktım ve uykum yok... çocukken uyuyamadığımda ağlardım. herkes uyuyunca, gece boyunca, karanlıkta sadece benim uyanık kalmam ihtimaline dayanamazdım galiba. karanlıktan çok korkardım zaten. ablam beni korkutmak için, gözlerini korkunç yapar, korkunç şeyler anlatırdı. 3. katın penceresine kadar zıplayabilecek yeşil, parlak gözleri olan, kocaman kapkara bir köpek mesela. eskiden fosforlu, yanyana iki dikdörtgen gibi olan ışık düğmeleri, karanlıkta aynı o köpeğin gözlerine benzerdi. bir odadan diğerine giderken hala ışıkları söndürmeden giderim. sırayla bütün ışıkları yakarak. ışık düğmesine basmak için odaya girmek bile çok korkunç, eğer kapının hemen yanındaysa odaya girmeden, elimi uzatarak ışık düğmesine basıyorum, üstelik elimi uzatırken sürekli besmele çekerek. karanlıktan çok korkuyorum ve ne fenadır ki, ışıkta uyuyamıyorum. gözlerimi kapatsam bile ışık batıyor sanki. başıma yorganı kapatsam nefes alamıyor gibi oluyorum. mecbur kapatıyorum tabi ışığı. sakinleşene kadar kalbim hızlı hızlı attığından uykuya dalmam epey sürüyor. bu sürede okuyabildiğim kadar ayetel kursi felan okuyorum. sanırım bu kadar korktuğum için sık sık karabasan gibi şeyler oluyor. karanlıktan bu kadar korkuyorum ama mesela izmitteyken evde tek başıma kalabiliyordum. üstelik dış kapıyı kilitlemek bile aklıma gelmezdi çok zaman. bir sabah anahtarımı aradım aradım bulamadım, artık geç kalıyorum diye aramaktan vazgeçerken kapıyı açtım bi baktım, eve girerken anahtarı kapıda unutmuşum, bütün akşam ve bütün gece ööyle dışarda kalmış anahtar. üstelik geçen sene alt kata hırsız girmiş, ona rağmen bu kadar rahatım yani. yani bu kadar rahatken, ne diye karanlıktan korkuyorum onu da anlamıyorum ki.
24 Ağustos 2008 Pazar

sevgili ruby,


şimdi ne isterdim biliyor musun. mesela salıncakta sallanmak. mesela sabah olsa kahvaltı hazırlasak, güzel bir kahvaltı, patates kızartması, kekikli zeytin, domates, sıcak sıcak simit, tomurcuklu çay felan. balkona minder koyup yer sofrası kursak. ama sabah çok erken, daha yollarda arabalar insanlar yokken, herkesler uyurlarken. sonra mesela sonbahar olsa, yağmur yağsa, durakta otobüs beklesek. mesela kitapçıları gezsek, ama izmitte hiç kitapçı yok, olsun izmitte bir dolu kitapçı olsa mesela. mesela aldığımız kitapları okusak karşılıklı kanepelerimizde. ben yine okurken kendi kendime gülsem. mesela sevdiklerimiz listesi yapsak, sevmediklerimiz listesi yapsak, her şeyin listelerini yapsak. mesela roman denemesine girişler yazsak. mesela kar yağsa, pencerenin önünde mum yakıp dışarıyı seyretsek gece vakti. mesela kar yağsa mimar sinan parkında yürüsek. mesela eti cin yesek. sen yarısını yesen, kalan yarısını sonra yemek için çantana koysan. mesela ramazan olsa, iftara istanbula gelsek, her yer dolu olsa, cami bahçesinde açsak iftarımızı. mesela fevziye hiç gitmese hep yanımızda olsa, akşamları eve dönmese mesela fevziye, bizde kalsa. mesela demlediğimiz çaylar bitivermese. mesela oy birliğiyle cinslerin kilo aldırmaması kararı alsak.

şimdi ne isterdim biliyor musun. sen buralarda olsan mesela. ya da ben oralarda olsam.
16 Ağustos 2008 Cumartesi

Abdulkadir-i Geylani Hazretleri'nin Duası'ndan

Yüce Allah’ım!

Bizler yürüyeceğimiz yolu tam olarak bulamamış bir kısım şaşkınlarız; yolların en müstakîmine Sen bizi hidayet et! Fakirliğimize, zayıflığımıza ve aczimize derman ol; günahlarımızı yarlığa, ey Nur, ey Hâdî, ey Ganiyy, ey Kaviyy, ey Gafûr u Rahîm! Allahım, nezdinden göndereceğin bir ruhla bizi te’yîd ve takviye ve ilm-i ledünden bize de ta’lim buyur.. razı ve hoşnut olduğun yüce dinimiz üzerine ayaklarımızı sabitle ve bizi, haklarında ebedî saadet takdir buyurduğun, hoşnutluğunla sevindireceğin, cemâlinle gözlerini aydınlığa kavuşturacağın bahtiyar kullarından eyle!

amin...

Berat kandiliz mübarek olsun
28 Temmuz 2008 Pazartesi

insanlar, sehirler, ruyalar ve baska seyler ...

I.

hayatımıza insanlar giriyor sürekli. hayatımıza giren bu insanlar, genelde çok geçmeden sessizce çıkıyorlar bir yerlerden sızıyorlar, kalmıyorlar. ama hayatımıza giren bazı insanların bir şekilde hep hayatımızda kalmaları gerektiğini düşünüyoruz. böyle insanlara rastlamak güzel.

sonra şehirler var hayatımızda. bende pek yok gerçi. kocaeli var, istanbul var, bolu var. başka hiç bir yeri bilmem. öyle dünyayı gezeyim, göreyim diye bir isteğim de olmamıştır hiç. neyse, bunları anlatmayacaktım zaten. diyecektim ki, istanbul'a böyle sık sık gidince... bakınca böyle istanbul'a... ne bileyim. güzel şehir sahiden istanbul. pek özlemem artık diyordum, alıştım kocaeli'ye diyordum ama olmuyor işte. istanbul'u hiç görmesem belki olurdu. görünce olmuyor. mesela kocaeli'de hiç kaybolmadım ben istanbul'da kaybolduğum kadar.

sonra rüyalar var bir de. sonunda hep uyanıyoruz.
Eylül’07

II.

ve İstanbul birden değişiverir; hayal kurmaya cesaretinin kalmadığı zamanlara gelmişken; yorulmuş, tükenmişken, en olmaz hayalinden daha güzel, büyük bir şehir oluverir.

Öyle büyür ki, sığmez denize, sığmaz kalbine, Kocaeli'yi, Bolu'yu hayatındaki bütün şehirleri içine alıverir. Artık her şey İstanbul'dur.

sonra rüyalar var bir de. gerçek oluveren rüyalar. hiç bitmeyen rüyalar. yok sanıyordum, varmış. iyi ki varmış.
Haziran'08
14 Temmuz 2008 Pazartesi

hayat [iktibas]

"Hayat yaşanması gereken bir şeydir. Onun çözümü yoktur."
kemal sayar / hüzün hastalığı

"Tüm bu olanlara katlamamın bir sebebi var. Bu sebep sadece bir tane, ama yeterli: Katlanmak zorundayım."
aliya izzetbegoviç / özgürlüğe kaçışım
26 Şubat 2008 Salı

benim nefret ettiğim bir şey varsa o da ayrılık zira sabahın ilk otobüsünde ve gecenin son vapurunda bir çiçeği öldürmeye benziyor bütün ayrılıklar

-ne yani böyle aynı masada karşılıklı oturup mu çalışacagız? -iyi, peki, ben giderim. -Dur, dur, öyle demek istemedim, aa, gitti./ hoşçakal rukiye, annene selam söyle, ama sakın babana söyleme tamam mı?/ benim kazağım %100 yün, deterjanım ariel, üstelik babam da profesör, hıh!/ buralar böööyle bostandı, sen bilmezsin/ -gözlüğümü bulamıyorum. -yine mi? kesin küvetin yanındadır. -aaa, hakikaten oradaymış. /fethipaşa, erguvanlar, köşedeki masa, simit, çay, fethipaşada kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı./ -nurettin topçu mu, o da kim? -bukowski mi, o kim asıl?/ tais toi, iki dostun yeri kitapçısı, hayaller, ikidostunyeri.blogspot.com, bloglar aleminde erken yasta gelen ün, şan, şöhret vs./ sultanahmet kitap fuarları, kadıköy kitapçıları, yeni valide camii'nin bahçesi, o bahçedeki at kestanesi ağacının altında hiç tanımadığımız insanlarla yaptığımız o harika iftar/ aa yine mi inekli bir şey aldı ablan sana, inekleri seviyor galiba. -hayır, beni seviyor ablam. -e, tamam ben de onu diyorum işte./ inanmıyorum, bu pilav tabağının yatağının altında ne işi var? -ee, şey, kem küm.../ -geçen yılki F1 pilotu nerelidir? -Finlandiya -atıyosun. -niye atayım ya/ canım sıkılıyor benim. -sıkılacak tabi./ komik bile olmayan şeylere sırtlanlar gibi gülüyor bu insanlar da./ içimden dedim gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu. beraber yürüyelim olur mu?/ geleneksel olarak her yıl aynı kıyafetlerle senai demirci konferansına giden 3 kız./ -insanlar niye böyle her şeye gülüyor? ne konuşuyorlar bu kadar çok? biz niye öyle değiliz? -bilmem ki. -ben yine de seninleyken mutluyum. -ben de.../ bak sana biyokimya notlarını özet çıkardım, bunlar da histoloji notlarının özeti./ bir herif var kitapta, böyle sürekli kahkahalarla güldüm diyor./ kemal sayar var ya, o benim hastanede ziyaretime geldi. -hadi bee! -tabi./ -bu fabrika yüzünden iyice asablarım boşaldı benim. -asabım bozuldu denir ona./ nefret ettiğim bir şey varsa o da çizidir. -benim nefret ettiğim bir şey varsa o da ayrılık
zira sabahın ilk otobüsünde
ve gecenin son vapurunda
bir çiçeği öldürmeye benziyor
bütün ayrılıklar
7 Eylül 2007 Cuma

acil nöbet

iyi geceler...

yurdumun güzel insanları, sizler şimdi yataklarınızda mışıl mışıl uyurken, ben; sabahın 5.16'sında, olur da birinizin başına bir şey gelir, rahatsızlanır diye hastanemiz acil servisinde tek uyanık doktor olaraktan nöbet tutuyorum. evet, biliyorum halkım benimle gurur duyuyor. evet halkım, ben sizin için varım sevgili halkım. çok uykum geldi artık ama sevgili halkım. biriniz böğürtlenli nestea ısmarlasa ya halkım. çok da açım aslında. akşam 18.30 sularından beri ağzıma bir lokma bir şey girmiş değil sevgili halkım. sizin için aç, susuz, uykusuz nöbet tutuyorum hastane köşelerinde.
22 Temmuz 2007 Pazar

dear diary

dear diary,
everything is wrong with me.

travis'e ve ulu guyton'a saygıyla.
2 Temmuz 2007 Pazartesi
ruby yok okulda
ruby'siz okul daha berbat, ben daha ağlak.
1 Nisan 2007 Pazar

sıkıntıya manasız ve zaman israfı bir bilimsel yaklaşım

hipotez - 1 : Canın sıkıldığında sebebini biliyorsan ve bunun için bişey yapamayacaksan yada yapmak da istemiyorsan, yani sonuçta hiç bir şey değişmeyecekse bu kötüdür. Çünkü sebepsiz gelen bir sıkıntı yine geldiği gibi sebepsizce gidebilir. Ama sebebini bildiğin sıkıntı, sen onu çözene kadar orda duracaktır, bunu bilirsin, bişey yapamazsın ve bütün bu hiç bir şey yapamayacağın sürede işte, o, yani sıkıntın, durduğu yerde duracaktır, içinde. (m.q.) bu yüzden sebebini bildiğin sıkıntılar bilmediklerinden daha kötüdür.

hipotez - 2 : sebepsiz sıkıntılar daha kötüdür. Sıkıntının belli bir sebebi varsa ama çözemeyeceksen, bunu kabullenebilirsin. Bazen biraz zor olabilir ama zamanla mümkün. (a.) Bilinmezlikle karşı karşıya kaldığındaysa daha çok kaybolmuş hissedersin kendini. Sebebini bilmediğinde yapabileceğin hiç bir şey yok yoktur ondan kurtulmak için, çaresizsindir. Sıkıntına kaybolmuşluk ve çaresizlik hisleri de eklenir. (yine m.q.) İşte bu yüzden sebebini bilmediğin sıkıntılar bildiklerinden daha kötüdür.

hipotez - 3 : (karma hipotez) sıkıntının sebebine ve kişiye göre değişir. (m.q.)
17 Eylül 2006 Pazar

"sınav var çalışmadım" hastalığı

semptomlar
  • can sıkıntısı. (olmazsa olmaz semptomdur. spesifik olmasa da %100 sensitiftir. )
  • bilgisayar başında saatler geçirme.
  • ders çalışmıyorum ama faydalı bişey yapıyorum; kitap okuyorum kaçışmaları (işte sırf bu yüzden en çok ögrencilik yıllarında kitap okunur. en belirgin klinik örnekler için bakınız: şeyma, fevziye)
  • normalde hiç umursanmadigi halde kalkabilirse evi temizlemeye karar verilmesi (genelde kalkılamadıgından ev sınav zamanları hiç temizlenmez, temizlemek daha yogun düşünülmesine ragmen ev, normal zamanlardan daha kirlidir. )
  • evet, oturdugu yerden kalkamamak. yattıgı yerden kalkamamak. (genel olarak kalkamamak. klinik için bakınız : rukiye)
  • televizyon basinda daha önce hiç seyredilmemis, sınavdan sonra da seyredilmeyecek dizilerle saatler gecirilmesi.
  • erkenden yatılırsa suçluluk hissedileceginden, muhtelif seylerle oyalanma, uyumama. (böylece sabah da erken kalkılmaz. kalkmamak bir eylem degil, eylemsizlik oldugundan daha kabullenilebilirdir. erken yatmak kadar suçlu hissettirmez. gerci bir grup hasta sabah kalktıklarında "ohh iyi ki de uyumusum çok uykum vardı" derler, hastalığın degisik, nadir görülen bir klinigidir. bakınız : zehra. başka bir klinik de aşırı uyumaktır. bakınız : nazan )
hastalığın seyri
  • rekürrens ve relapslar gözlenir. nöbetlerle seyreder. sınav yaklaştıkça klinik şiddetlenir. sınavdan çıkınca, önce çöküntü sonra da rezolüsyon dönemlerine girilir. bir hafta sonra hastanın hiç bişeyciği kalmaz.
  • hastalığın aşısı yoktur. geçirilmeyle bağışıklık kazanılmaz. konuşma ile bulaşır. ev arkadaslarında salgınlar görülür. öss gibi sınavlar epidemiye sebep olurlar.
  • korunmak için düzenli çalışmak gerekir.
10 Eylül 2006 Pazar

istanbul'dan özlediğim şeyler listesi

  1. evimiz. abimin evimizde olması, ablamın yakındalarda olması ve istedigi zaman bize gelmesi. ailenin evimizde beraber olması. istanbulda bir evimiz olması. liseden arkadaslarla bulustugumuzda aksam bizim evde kalmaları. lisedeyken carsamba günleri okul izin gununde yani, gidecek sıcak ve ucuz bi yer aradigimizda bizim eve gelmemiz.
  2. fethipaşa korusunda kahvaltı yapmak. fethipaşaya gittigimde oturdugum iki masa. belediyenin mahlepli simiti.
  3. kadıköydeki kitapçılarda gezmek.
  4. yahyaefendi türbesindeki huzur. erguvan vakti güzellik. huzur huzur huzur...
  5. üsküdar mihrimah camii'nin üst katı. orda kitap okumak, ağlamak falan.
  6. radyo eksen.
  7. kartal anadolu imam hatip'te orta iki. 1997-98 ögretim yılı. yazmak. kartal anafen'de de 1998-1999 yılı. orta üç yani. zaten anafen'e bir yıl gittim sadece.
  8. atatürk fen'in bahçesi. ordaki agaclar falan. kenarda koselerde, pencere onlerinde aglamak. yatakhanede karanlıkta oturmak. aksam etütleri arasında bahcede cokomik yemek, cay icmek. feneryolu - kartal arası tren yolculukları. sabah etütlerinde uyumak. yatakhanedeki arkadasları sabah namazına kaldırmak. yemek sırasında alt sınıfların önüne gecmek.
  9. moda çay bahçesi.

ilk aklıma gelenler bunlar. hatırladıkça güncellerim.
28 Ağustos 2006 Pazartesi

mutsuzluk

bu pazartesi okul açılıyor.
çok mutsuzuz.
9 Ağustos 2006 Çarşamba
bir roman denemesine giriş, 2006 baharı

ruby çok mutsuzmuş. montargisli quentin de çok mutsuzmuş. montargisli quentin öyle diyormuş. tutunamıyorlarmış. romanın adını da bulamıyorlarmış zaten. en çok onlar kırılıyormuş. nadie en candie laslamparasmış. çarklar arasında kalmışlar. suç kiminmiş, ceza kimeymiş. ruby soruyormuş kendine. "quo vadis? quo vadis?" bilmiyormuş. bir gün ruby, montargisli quentin ve ş. çavdar tarlasında bir takım çocuklar görmüş. yükseltin tavan kirişini ustalar diye bağırmışlar bu çocuklara. montargisli quentin, ruby ve ş.'nin çok uzaklarda bir arkadaşları varmış, f. . f. öfke doluymuş. özellikle c. diye bir adamdan hiç hazzetmiyormuş. c. kulağında kürdanla dolaşan, yeşil takımları olan tuhaf bir adammış. ruby, montargisli quentin, ş. ve f. gibileri antijen gibi görürmüş, bu c. . bilakis kendisinin otoimmun bir hastalığı varmış, oh olsunmuş. ah ah, one more cup of coffee olsaymış şimdi. yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık, hep yalnızlık varmış sonunda. yalnızlık ömür boyuymuş. kardeşim demiş ruby montargisli quentin'e. acılarıma da kardeş olur musun demiş... onlar sanıyorlarmış ki sussak mesela kalmayacak. onlar sanıyorlarmış ki bizden kurtulsalar mesele kalmayacakmış. bizden kurtulsalar vicdan azabından, o da olmasa tanrının gazabından kurtulamayacaklarmış. montargisli quentin'e kimse sarı laleler almamış çiçek pazarından. ruby'ye de almamış. dervişler ölmesin demiş f. f. cennetlikmiş. montargisli quentinin amansız bir hastalığı varmış. hipergrafi hastasıymış. ama herkes gülüyormuş bunu söylediginde. ruby ders çalışamıyormuş. kendini çalışma masasına bağladığı halde çalışamıyormuş. neyse, sakın kimseye birşey anlatmayın. herkesi özlüyorsunuz sonra.

izmitte dağınık bıraktığım odamı toplarken defter kitap yığınlarının arasından çıkan bir kağıtta işte bunlar yazılı idi sayın okuyucular.
19 Temmuz 2006 Çarşamba

ruby, gel senle güneş batarken birer çay içelim şöyle....
| Top ↑ |