25 Mayıs 2012 Cuma
piedra ırmağının kıyısında
seni seviyorum. biliyorsun zaten. olmuyor, olmuyor, sensiz olmuyor gibi şeyler geliyor aklıma, utanıyorum. böyle şerkılar dinlemem halbuki, nereden geldi aklıma.
sen niye uzaksın bu kadar bana. değilim dedin ama bana öyle geliyor işte. tamam, elimi uzatayım sen tut diyecek değilim. haddimin fakındayım. bir kez konuşsan benimle, lütfen, nolur diye yalvaramayacağımı da pekala biliyorum. sen şimdi bir müddet oyna, oyalan ama beni hiç çıkarmayacaksın aklından, sonra vakti gelince belki kavuşuruz, demiştin. ben yapamıyorum. evet bir takım oyunlar oynuyorum, orada burada oyalanıyorum. ama sen orada ben burada olunca ne kadar manasız her şey. böyle söyleme diyeceksin. tamam peki söylemem. ama ben göremiyorum işte manaları, yeteneksizim, dikkatsizim, belki bakmasını bilmiyorum, yanlış yerlere bakıyorum belki hep.
bu günlerde kocaman gövdesi olan bir ağaç bulup uzun uzun sarılmak geliyor içimden sık sık niye bilmiyorum. bana seni hatırlatan bir şey var ağaçlarda. şimdi gitsem sarılsam bir ağaca, reddetmez beni. niye sarıldın demez. beni seviyorsun iyi ama bakalım ben seni seviyor muyum demez. öylece durur, kabul eder beni. küçük yeşil yaprakları hafifçe sallanır rüzgarda. güneş gelmesin üzerime diye gölge yaparlar. sessizlik, huzur, ağaç, hafif bir rüzgar ve ben. güzel bir filmin son sahnesi gibi.
işte böyle sarılmak istiyorum sana ama yoksun. ne kadar zor bilsen. biliyorsun evet ama beklemek, beklemek hangi bir zamana kadar. uzatma dünya sürgünümü benim demek istiyorum ben de ama karşına nasıl çıkacağım böyle. beni unutma, beni hatırla, hep hatırla beni deyişin. benim unutuşlarım seni. ocağı açık unutmayışım, ütüyü prizde unutmayışım, anahtarı evde unutmayışım ama seni unutuşum. çok seversen unutmazsın dediler. ben çok sevmiyor muyum seni? ya bu hissettiklerim? hiç kimseyi, hiçbir şeyi yerine koyamayışım. hep bir eksiklik duygusu, yarım mutluluklar, hayal kırıklıkları, aradığını bulamamaklar, kaçışlar dünyadan ve içindekilerden.
sabret dedin. sabır ne güzel ama ne kadar zor bazen.ay şekerim, yaşın kaç, başın kaç, neler düşünüyorsun böyle. gez, dolaş, ye ,iç, keyfine bak, ben senin yerinde olacağım.. yersem, içersem, gezersem, dolaşırsam geçermiş, kurtulurmuşum böyle düşüncelerden. böyle düşüncelerden kurtulmak! benim düşüncelerim sensin. senden mi kurtulmamı istiyorlar? ne diyor bu insanlar? nasıl sabredeceğim bütün bunlara. sen nasıl sabrediyorsun, ben bu kadarına katlanamazken. ne kadar büyüksün. ne kadar küçüğüm karşında.
piedra ırmağının kıyısında oturdum ağladım. bir kitap adı. piedra ırmağı diye bir ırmak var mı, varsa nerede bilmiyorum. bir ırmağın kıyısında oturup ağlamışlığım da yok. ama düşününce güzel geldi birden. kız etrafta kimselerin olmadığı bir nehrin kıyısına gider. sadece rüzgar sesi ve nehirde sakince akıp giden suyun çıkardığı ses duyulmaktadır. bağdaş kurup oturur. bir dizinin üzerine bir defter koyar ve yazmaya başlar. yazdıkça yazar. yazdıkça iç geçirir. rüzgar hızlanır. ağaçlardan yapraklar düşer. nehir daha hızlı akmaya başlar. kız yazar. kız hem yazar hem ağlar. yağmur başlar belki. nehrin üzerine yağmur damlaları düşer, küçük genişleyen daireler yaparlar suyun üzerinde. defterin yaprakları üzerine gözyaşları düşer. mürekkep dağılır. yazılar okunmaz olur. hayır, aslında yazılır yazılmaz okunduğu için, başkalarına değil O'na anlattığı için, başkaları görmesin, bilmesin diye silinir yazılar. gülümser kız. kalbinin üzerindeki o koca taş biraz hafifler. kafesin parmaklıkları sanki biraz aralanır. mağaranın çıkışını kapatan dev kaya hareket eder biraz, küçük bir çıkış deliği açılır. fırtına bir süreliğine diner, gemi bir sahili selamete ulaşır bir vakte kadar. çünkü her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. çünkü karanlıklardan sonra aydınlık vardır. şehrin öte yakasından koşup gelen bir adam vardır.
ben batıp gidenleri sevmiyorum. seni seviyorum. hayatım ve ölümüm senin için olsun, yardım et.
13 Mart 2012 Salı
gemicinin intikamı şarkısı
bu arkadaşların ağızlarından çıkanla benim kulaklarımın duyduğunun tuttuğu bir değil kesin. ama çok eğlendim, müzik dopaminimi, serotoninimi filan yükselttiyse demek ki.
vır vır vır, vır vır vır anlatmışlar da anlatmışlar yemin ediyorum :)
21 Şubat 2012 Salı
io mi ricordo
anneannemi aradım. iyi günler anneanne dedim. nasılsın? biliyorum pek iyi değilsin. evet hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması kötü gerçekten. ama eskiden her şey çok güzel miydi bilmiyorum aslında. o zamanlarla ilgili hatırladıklarım oyunlar, oyuncaklar, yaz tatilleri, mahalle arkadaşları, patates baskıları, andımız, bcg aşısı, konti isimli köpek, la nena dizisi ve hong kong'lu mektup arkadaşımdan ibaret. geri kalan şeyleri pek hatırladığım söylenemez. bcg aşısı, andımız ve patates baskısı dışındakilerin güzel olduğu bir gerçek ama ya unuttuğum diğer bütün o şeyler? içlerinde canımı sıkmış bir şeyler vardır mutlaka. yok mudur? yani sen öyle diyorsan.. bahçe duvarındaki sıra sıra saksılar mı? aa evet hatırladım tabi. hepsinin içinde başka bir çiçek olurdu. hepsi de ne güzel açardı, rengarenk. hangi çiçeği mi hatırlıyorum? ee şey, hatırlıyorum da isimlerini bilmiyorum anneanne, gerçekten. hani küçük küçük bir sürü kırmızı, pembe çiçeğin biraraya gelmesiyle oluşmuş, top gibi bir çiçek vardı. yaprakları da kadife gibi ve tırtıklıydı. fesleğen sonra. fesleğeni de hatırlıyorum. armut ağacını da hatırlıyorum evet. ama ondan armut yediğimi hiç hatırlamıyorum. Bir türlü olmamıştı değil mi onun armutları. o kadar da uğraşmıştı dedem. yerini beğenmedi belki. ağaçların da var mı böyle yerini beğenmeme gibi huyları acaba. sen de mi yerini beğenmedin? nasıl yani anneanne? ne güneşli cam kenarlarını, ne gölge kuytuları, ne çok sulanmayı, ne az sulanmayı, ne rüzgarlı bahçeleri, ne havasız odaları sevemedin, en sonunda herkesin kendisinden umut kestiği, boynu bükük, solgun bir çiçek oldun öyle mi? hiç de öyle değil. ben senden umudumu kesmedim anneanne. perdeleri kapatıp bütün gün evde yalnız başına oturuyorsan nolmuş yani. bazı günler biraz üzgün olabilirsin ve perdeleri açmadan, karanlıkta biraz tek başına oturmak isteyebilirsin. ne var bunda. hem şu arkadaşın, hani sürekli gelip, komik şeyler anlatırken bile ağlayan kadın moralini bozuyordu biliyorum. ne tür bir insan, ev sahibi yokken bahçe duvarındaki anahtarı alıp eve girer ve tek başına oturur ki? yalnız başına evde senin gelmeni beklerken de kendi kendine bir şeyler anlatıp ağlıyor muydu acaba? tamam tamam sustum. evet Allah rahmet eylesin tabi. anneanne hani küçük yeşil tahta kapısı olan bir dolap vardı duvarda. içinde gözlük, vicks ve renkli şekerli leblebiler olurdu. sen hep küçük sarı bir tabağa o leblebilerden koyup bize getirirdin, biz yerde oturmuş biren biren iken iken üçen üçen dörden dörden beşen beşen altı yeşen kurt kulağı filan diye giden bir oyun oynardık genelde. gelsem şimdi, o yeşil dolabı açsam içinden yine renkli şekerli leblebiler çıksa, bir avuç dolusunu bir anda ağzıma atsam, buzdolabını açsam sonra, şaşırsam, niye yoğurdu kavanoza koymuş ki desem, yukarki kata çıkıp hacdan gelmiş kırmızı oyuncak fotoğraf makinasıyla hacılara, arafat dağına ve cennetten gelen taşa baksam, dayımın kitaplarının arasından resimli dergi bulmaya çalışsam, balkona çıksam, asmanın nereden başladığını görmek için aşağı baksam, kedileri görsem aşağıda asmaya tırmanmaya çalışan, göz göze gelsek, beni görünce kaçsalar, gözlerimi kısıp karşıdan görünen tepelere baksam, ne kadar uzak diye düşünsem, ezan okunmaya başlasa o anda, sadece kendimin duyabileceği bir sesle taklit etsem müezzini, bahçeye gitsek seninle, domates, patlıcan ve biberler olmuş mu diye baksan sen, ben anlamasam böyle işlerden, dut yesem.. bir bisikletim olsa anneanne, arkasında küçük bir kulübe olsa, sen patiklerini, hırkanı giysen, ilaçlarını, tesbihini alsan, ben de birkaç kitap alsam, gitsek buralardan. kulübenin penceresine de dedemin radyosunu koyalım. eskisi gibi olsun her şey. anneanne?anneannemi aradım. bu doğru. ama telefonu açmadı. açmayacağını biliyordum. çünkü evde yok. olsa da beni tanımaz, bütün bunları söylesem neden bahsettiğimi anlamazdı. her şeyi unuttu çünkü. her şeyi, herkesi.
12 Ocak 2012 Perşembe
Sinem
Salıncakta sallanmayı çok severdim. Fırat'ı beklediğimiz zamanlar daha çok salıncağa biniyordum, çünkü sevmediğim bir şey varsa o da beklemektir. Sallanırken yüzümü gökyüzüne döner, aşağıda denizlere akan nehirler, ağlayan çayırlar hayal ederdim. Yüzümü gökyüzüne döner, giderek hızlanırdım. Yüzümü gökyüzüne döner, gözlerimi kapatırdım. Yüzümü gökyüzüne döner, yağmur yağmasını dilerdim.Yüzümü gökyüzüne döner, rüzgara karışırdım... Sonra bir gün Fırat geldi, ben 100 yaşında falandım. Büyükler yaşımı söylediğimde gülüyorlardı ama bence bu hiç de gülünecek
bir şey değildi. Kendimi bildim bileli vardım ve bu süre öyle 5-6 x 365
günden çok daha uzun geliyordu. Bazen güneş doğdu mu batmak bilmezdi o zamanlar. Günler daha uzundu sanki. Annem pek hatırlamaz o zamanları. Benim çocukluğuma dair hatırladığı şeyler bile hep Fırat'la ilgili. Fırat gelmeden önce evimizde bir çocuk odası da yoktu. Annem bazen beni hiç görmüyor gibi olurdu. Yeni başlayan bir masal gibiydim; bir vardım, bir yoktum. Karnım acıkınca mutfakta çekmeceleri karıştırır, bisküvi falan aradım. Hemen doyardım zaten, bir negroyu bitiremez, yarısını peçeyete sarıp sonraki gün için saklardım. Bazı geceler annem beni yatırmayı da unuturdu. Bazen kitapların resimlerine bakarak hikayeler uydururdum, sonra kütüphanede tozlanan kitapları silerdim, bazen de televizyonun önünde uyuyakalana kadar bütün gece reality showlarda öldürdüğü adamın etlerini komşularına dağıtan katilleri, 25 yerinden bıçaklanıp gömülen kadınları, uykusunda boğazlanan yaşlı çiftleri, bilezikleri için elleri kesinlen kadınları falan seyrederdim. Favorim koli bantlı katildi. Kurbanlarını koli bantı ile sardığı kolilere koyuyor sonra da kolilerin adresini polise gönderiyordu. Ya da buna benzer bir şeydi. Fırat o zamanlar daha bebek olmasa hatırlardı belki. Ama daha bebekti ve hiç bir şeyden anlamıyordu, üstelik o geldikten sonra artık evde eskisi kadar özgür değildim. Annem hızla değişmişti, artık beni gözünün önünden hiç ayırmıyordu. Bizimle beraberken çok mutluydu, bütün dünyası bizdik sanki.
Önemli Not: Hikayenin önceki bölümlerinde yazar ruby iken, mq can sıkıntısından hikayeye dahil olmuş ve yukarıdaki bölümü yazmıştır...
Önemli Not: Hikayenin önceki bölümlerinde yazar ruby iken, mq can sıkıntısından hikayeye dahil olmuş ve yukarıdaki bölümü yazmıştır...
13 Aralık 2011 Salı
selim bey
ayla ile 1972'de evlendik. büyük halamın eşinin bir akrabasıydı. huyu huyuna, suyu suyuna uygun, yaşları da müsait, selim'le ayla'yı tanıştıralım, ne dersin demiş halam anneme. o da: ben karışmam, babası bilir demiş. hep öyleydi anneciğim. önemli mevzularda, babanıza sorun ben karışmam derdi hep. sen bilirsin evladım ben karışmam derdi mesela. sanki karar ne olursa olsun kabulüydü. etliye sütlüye karışmadan, köşesinden izledi dünyayı, sessiz sedasız bir ömrü tüketti ve vakit tamam olunca da yine öyle sessizce göç edip gitti. nasıl yaşarsa öyle ölürmüş insan, hakikatli bir söz vesselam. mekanı cennet olsun. ne diyordum, efendim işte rahmetli babam, olur deyince tanıştırdılar aylayla bizi, birkaç kere görüştük. beğenmiştim ayla'yı. akıllıydı bir kere. bir şey anlatırken can kulağıyla dinliyordu beni, aklına yatmayan bir taraf olursa münasip bir dille soruyordu. iyi bir aile terbiyesi almıştı, belliydi. pek naif, pek kırılgandı yalnız. bir şey derim de kırılır, üzülür diye epeyce tedirgin olmuştum başlarda. sonra sonra alıştım, sevdim bile bu kırılganlığını. annesinin kanatlarının altından henüz çıkmamış, sert, soğuk rüzgarları hiç görmemiş, ürkek, küçük bir kuş gibiydi. işte olurdu, olmazdı, erkendi, geçti derken gönlünü yaptım bu ürkek kuşun. anne, babasının yuvasından uçtu geldi, kanatlarımın altına sokuldu. temmuzdu. havalar sıcaktı. ev geçindirmek zordu. memleketin gidişatı pek iyi değildi. ama şikayetçi değildik, bunalmıyorduk. kalbimizin içi serindi bir kere. zahmet olacaktı elbet, rahmet olsun diye. hem kim yaşamış ömrü boyunca gülistan içinde. cennet mi burası birader? ama cennetten bir köşe oluyor burada da istersen. boşuna sokaklarda dolaşıp durma avare avare. cenneti sokakta bulamazsın. demişler işte: dünyada huzurlu bir yuva cennetten bir köşedir. öyle biri demiş ki, o ne demişse doğrudur.
işte efendim, uzatmayayım, aylayla bizim küçük mütevazi yuvamız da öyle cennet köşelerinden bir köşeydi. bir insan işten eve dönüyor diye mutluysa ve sabah işe giderken de sanki memleketinden ayrılıp yabancı diyarlara gidiyormuş gibi kederliyse işte o insan evinde ailesiyle mutlu bir insandır. öyleydim. ayla da öyleydi. öyleydi de yanmakta olan bir mumun ışığı nasıl zamanla cılızlaşır, sönmeye yüz tutar, aylanın gülen gözlerinin ışığı da zamanla zayıfladı, zayıfladı, nihayetinde kendini bile aydınlatmayan iki kara çukur oldu gözleri. noldu ayla, neyin var diyordum. hiç, iyiyim ben, diyordu. canını sıkan bir şey mi var, diyordum. yok, ne olabilir ki, diyordu. tek başına sıkılıyorsan, anneni çağıralım istersen diyordum. hayır, gerek yok, diyordu. her şey yolundaydı, sorun yoktu, endişelenmeme gerek yoktu. böyle diyordu ayla. geçer diyordu. geçmedi.
oyalanacak bir şeyler arıyordu hissediyordum. kitaplar bir yere kadardı, gezmeler bir yere kadar. ev işlerini çabucak bitiriverirdi, el işlerini ise pek beceremezdi. koca bir gün kalıyor geriye, sıkılır insan haklıydı.
hiç dememişti, bizim de bir çocuğumuz olsaydı keşke, dedi bir gün. keşke, dedim. olsaydı ama olmadı işte. olur belki yine de dedim. sonra sustuk. ümit, ümitsizlik, tevekkül, hüzün gibi duyguların, içinde oradan oraya savrulduğu bir rüzgar esti bir an odada. sonra ben gazeteme döndüm. ayla mutfağa gitti. o günden sonra da bu konuyu ne o ne ben hiç açmadık.
açmadık da iyi mi oldu bilmiyorum. bir şeyler oldu ayla'ya. garip bir şeyler. önce içine kapandı iyice. evden dışarı çıkmıyordu hiç. bir gün bile dışarı çıkalım, sıkıldım demiyordu. aramaz sormaz oldu arkadaşlarını, eşini dostunu. onlar arayıp, çağırdığında da hep bir mazereti oluyordu: çok yorgundu, biraz üşütmüştü, hastaydı, çok işi vardı, başka bir zaman inşaallah'tı.
sonra daha garip şeyler oldu. baktım çalışma odası olan küçük oda bebek bezleriyle dolu. ayla bunlar ne, dedim. fırat'ın bezleri, dedi. fırat kim, dedim. bir arkadaşı vardı liseden, dilek. ayladan bir kaç yıl evvel evlenmiş, bir oğlu olmuştu, biliyordum. arada gelirdi bize. dilek'in oğlu mu, dedim. evet dilek, dedi. dilek unutmuş da, dedi. iyi peki dedim ama bu kadar çok bebek bezini niye yanında taşıdığına da bir anlam veremedim dileğin.
anlamı da yokmuş zaten, çıktı sonra ortaya. önce küçük oda bebek bezlerinden başka, oyuncaklar, erkek bebek kıyafetleri, plastik toplarla doldu. ayla'ya sorsan her Allahın günü dilek geliyor, unutup gidiyordu bunları. gelince versene, diyordum. unutmuşum, diyordu. böyle değildi işin aslı anlamıştım. dilek'in kocasını gördüm bir gün iş dönüşü yolda. nasılsın, iyi misin, görüşemedik ne zamandır, fırat ne yapıyor derken, fırat kim dedi. sizin ufaklık işte dedim. adı ömer dedi. hay allah dedim, aklımda fırat kalmış, nerden kaldıysa, görüşmeye görüşmeye unuttuk tabi, oturmaya gelin bir akşam deyip, koşa koşa eve gittim.
yemek yapıyordu ayla. nefes nefese daldım mutfağa. arkasını döndü, korktu beni öyle görünce. sandalyeye oturdum. yüzüne baktım. elini önlüğüne sildi. geldi yanıma, elimi tuttu. noldu dedi. fırat kim ayla, dedim. tutamadım kendimi ağlamaya başladım. yere çömeldi. yüzünü kapattı elleriyle. hıçkırarak ağlamaya başladı ayla da.
sonrası hastaneler, doktorlar, hemşireler, tetkikler, teşhisler, ilaç tedavileri, yatak istirahatleri, hava değişimleri..
şizofreni dediler.
ayla yüz kişiden biriydi. şizofreni yüzde bir sıklıkta görülür. kadın ve erkeklerde eşit sıklıktadır. hastanın gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuştur. ayla gerçeği doğru değerlendiremiyordu. fırat yoktu. ayla var sanıyordu.
işte efendim, uzatmayayım, aylayla bizim küçük mütevazi yuvamız da öyle cennet köşelerinden bir köşeydi. bir insan işten eve dönüyor diye mutluysa ve sabah işe giderken de sanki memleketinden ayrılıp yabancı diyarlara gidiyormuş gibi kederliyse işte o insan evinde ailesiyle mutlu bir insandır. öyleydim. ayla da öyleydi. öyleydi de yanmakta olan bir mumun ışığı nasıl zamanla cılızlaşır, sönmeye yüz tutar, aylanın gülen gözlerinin ışığı da zamanla zayıfladı, zayıfladı, nihayetinde kendini bile aydınlatmayan iki kara çukur oldu gözleri. noldu ayla, neyin var diyordum. hiç, iyiyim ben, diyordu. canını sıkan bir şey mi var, diyordum. yok, ne olabilir ki, diyordu. tek başına sıkılıyorsan, anneni çağıralım istersen diyordum. hayır, gerek yok, diyordu. her şey yolundaydı, sorun yoktu, endişelenmeme gerek yoktu. böyle diyordu ayla. geçer diyordu. geçmedi.
oyalanacak bir şeyler arıyordu hissediyordum. kitaplar bir yere kadardı, gezmeler bir yere kadar. ev işlerini çabucak bitiriverirdi, el işlerini ise pek beceremezdi. koca bir gün kalıyor geriye, sıkılır insan haklıydı.
hiç dememişti, bizim de bir çocuğumuz olsaydı keşke, dedi bir gün. keşke, dedim. olsaydı ama olmadı işte. olur belki yine de dedim. sonra sustuk. ümit, ümitsizlik, tevekkül, hüzün gibi duyguların, içinde oradan oraya savrulduğu bir rüzgar esti bir an odada. sonra ben gazeteme döndüm. ayla mutfağa gitti. o günden sonra da bu konuyu ne o ne ben hiç açmadık.
açmadık da iyi mi oldu bilmiyorum. bir şeyler oldu ayla'ya. garip bir şeyler. önce içine kapandı iyice. evden dışarı çıkmıyordu hiç. bir gün bile dışarı çıkalım, sıkıldım demiyordu. aramaz sormaz oldu arkadaşlarını, eşini dostunu. onlar arayıp, çağırdığında da hep bir mazereti oluyordu: çok yorgundu, biraz üşütmüştü, hastaydı, çok işi vardı, başka bir zaman inşaallah'tı.
sonra daha garip şeyler oldu. baktım çalışma odası olan küçük oda bebek bezleriyle dolu. ayla bunlar ne, dedim. fırat'ın bezleri, dedi. fırat kim, dedim. bir arkadaşı vardı liseden, dilek. ayladan bir kaç yıl evvel evlenmiş, bir oğlu olmuştu, biliyordum. arada gelirdi bize. dilek'in oğlu mu, dedim. evet dilek, dedi. dilek unutmuş da, dedi. iyi peki dedim ama bu kadar çok bebek bezini niye yanında taşıdığına da bir anlam veremedim dileğin.
anlamı da yokmuş zaten, çıktı sonra ortaya. önce küçük oda bebek bezlerinden başka, oyuncaklar, erkek bebek kıyafetleri, plastik toplarla doldu. ayla'ya sorsan her Allahın günü dilek geliyor, unutup gidiyordu bunları. gelince versene, diyordum. unutmuşum, diyordu. böyle değildi işin aslı anlamıştım. dilek'in kocasını gördüm bir gün iş dönüşü yolda. nasılsın, iyi misin, görüşemedik ne zamandır, fırat ne yapıyor derken, fırat kim dedi. sizin ufaklık işte dedim. adı ömer dedi. hay allah dedim, aklımda fırat kalmış, nerden kaldıysa, görüşmeye görüşmeye unuttuk tabi, oturmaya gelin bir akşam deyip, koşa koşa eve gittim.
yemek yapıyordu ayla. nefes nefese daldım mutfağa. arkasını döndü, korktu beni öyle görünce. sandalyeye oturdum. yüzüne baktım. elini önlüğüne sildi. geldi yanıma, elimi tuttu. noldu dedi. fırat kim ayla, dedim. tutamadım kendimi ağlamaya başladım. yere çömeldi. yüzünü kapattı elleriyle. hıçkırarak ağlamaya başladı ayla da.
sonrası hastaneler, doktorlar, hemşireler, tetkikler, teşhisler, ilaç tedavileri, yatak istirahatleri, hava değişimleri..
şizofreni dediler.
ayla yüz kişiden biriydi. şizofreni yüzde bir sıklıkta görülür. kadın ve erkeklerde eşit sıklıktadır. hastanın gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuştur. ayla gerçeği doğru değerlendiremiyordu. fırat yoktu. ayla var sanıyordu.
1 Kasım 2011 Salı
ayla hanım
fırat 1979 ağustosunda doğdu. sinem'den beş yıl sonra. ne çok sevinmiştik. çok sıcak bir yaz günüydü. ya çarşamba ya perşembe olacak. selim bey tapu kadastro'da şef olmuştu evvelki yıl. bahçedeki erik ağacına salıncak kurmuştuk sinem için. hiç arkadaşı olmadığından ya bütün gün salıncakta sallanır yada kitaplıktaki dergilerin resimlerini incelerdi uzun uzun. bitirince tekrar başa dönerdi. bazen kendi kendine resimlerle ilgili hikayeler anlatırken görürdüm salonun aralık kalmış kapısından. selim bey'e, sinem kendi kendine konuşuyor demiştim de, küçük çocuklarda tabi bir davranış bu, bir çeşit oyun demişti, bir sağlık mecmuasında okumuş.
sinem fırat'ın doğmasına yakın her sabah kalkar kalkmaz yanıma gelir, bugün de gelmedi mi fırat deyip yüzünü buruşturur, doğru bahçeye çıkıp salıncağına biner, hızlı hızlı sallanırdı uzun zaman. düşeceksin demek fayda etmez, ancak yarın gelecekmiş fırat deyince yavaşlardı. hastaneye gittiğimiz gün sinem'i asude hanımlara bırakmıştık. akşama kadar pencere kenarında oturup bizi beklemiş, öyle söylemişti asude hanım. ertesi gün kucağımda fırat'la döndüğümüzde, çenesini ellerinin arasına almış, kaşlarını çatmış, dalgın dalgın bakıyordu yine pencereden. babası fırat'ı kaldırıp göstermiş, eliyle gel demişti de, bir süre yine öyle manasız bir şekilde bakmış, sonra da sanki bizi görmüyormuş gibi yine orada öylece oturmaya devam etmişti. asude hanıma telefon edip getirtmiştik en sonunda da, sanki fırat'ın gelmesini en çok bekleyen o değilmiş gibi, sadece uzaktan bir kaç kez bakmış, sonra da: bu fırat çirkin, yarın başkasını alın demişti. ne gülmüştük. ilerleyen günlerde de pek bakmadı fırat'ın yüzüne. niye kardeşinle oynamıyorsun deyince, o hiçbir şeyden anlamıyor, tek yaptığı uyumak, süt içmek ve altına yapmak demişti bir keresinde. çocuk işte. belki kıskançlıktı belki evin çok sevilen tek çocuğuyken, iki çocuğundan biri olmak üzmüştü onu, belki de gelir gelmez birlikte bahçede koşturup oynayacağı birini bekliyordu da hayal kırıklığına uğramıştı.
ertesi yıl okula başladı sinem. fırat'ı daha az görür ama daha çok sever oldu. yıllar geçtikçe bu böyle devam etti. okumak için, iş için birbirlerinden uzaklaştıkça daha çok sevdiler, daha çok bağlandılar birbirlerine. gizli bir anlaşma yapmışlardı sanki. daha çok seven daha uzağa gider anlaşması. sinem okudu, evlendi, amerika'ya gitti. ilk giden fırat'tı aslında. tıp fakültesini kazanıp istanbul'a giden, evden ilk uzaklaşan o olmuştu. sevinsek mi üzülsek mi bilememiştik. buruk bir sevinçte karar kılmıştık. çok dayanamadık ayrılığa gerçi, selim bey emekliliğini istedi. bir yaz tatilinde eşyaları topladık, bahçedeki salıncağı söktük, erik ağacındaki erikleri toplayıp komşulara dağıttık. hepsiyle vedalaşıp, istanbul'a doğru yola koyulduk. sevinçliydik, fırat'a kavuşacaktık, artık sadece yaz tatillerinde görmeyecektik onu, hem istanbul çok güzelmiş, bol bol gezerdik. gezerdik de, öyle değildi işte. araba mahalleden uzaklaşırken, dönüp arkama bakınca asude hanım'la cemal bey'i, cahide hanım'la kızı nermin'i, orhan bey'i el sallarken görünce bir garip olmuştum. selim bey'e dönüp ağlamaklı bir sesle: erik ağacı da iyiydi, bahçedeki salıncak, asude hanım hepsi iyiydi, gitmesek mi demişim. hala söyler.
sinem fırat'ın doğmasına yakın her sabah kalkar kalkmaz yanıma gelir, bugün de gelmedi mi fırat deyip yüzünü buruşturur, doğru bahçeye çıkıp salıncağına biner, hızlı hızlı sallanırdı uzun zaman. düşeceksin demek fayda etmez, ancak yarın gelecekmiş fırat deyince yavaşlardı. hastaneye gittiğimiz gün sinem'i asude hanımlara bırakmıştık. akşama kadar pencere kenarında oturup bizi beklemiş, öyle söylemişti asude hanım. ertesi gün kucağımda fırat'la döndüğümüzde, çenesini ellerinin arasına almış, kaşlarını çatmış, dalgın dalgın bakıyordu yine pencereden. babası fırat'ı kaldırıp göstermiş, eliyle gel demişti de, bir süre yine öyle manasız bir şekilde bakmış, sonra da sanki bizi görmüyormuş gibi yine orada öylece oturmaya devam etmişti. asude hanıma telefon edip getirtmiştik en sonunda da, sanki fırat'ın gelmesini en çok bekleyen o değilmiş gibi, sadece uzaktan bir kaç kez bakmış, sonra da: bu fırat çirkin, yarın başkasını alın demişti. ne gülmüştük. ilerleyen günlerde de pek bakmadı fırat'ın yüzüne. niye kardeşinle oynamıyorsun deyince, o hiçbir şeyden anlamıyor, tek yaptığı uyumak, süt içmek ve altına yapmak demişti bir keresinde. çocuk işte. belki kıskançlıktı belki evin çok sevilen tek çocuğuyken, iki çocuğundan biri olmak üzmüştü onu, belki de gelir gelmez birlikte bahçede koşturup oynayacağı birini bekliyordu da hayal kırıklığına uğramıştı.
ertesi yıl okula başladı sinem. fırat'ı daha az görür ama daha çok sever oldu. yıllar geçtikçe bu böyle devam etti. okumak için, iş için birbirlerinden uzaklaştıkça daha çok sevdiler, daha çok bağlandılar birbirlerine. gizli bir anlaşma yapmışlardı sanki. daha çok seven daha uzağa gider anlaşması. sinem okudu, evlendi, amerika'ya gitti. ilk giden fırat'tı aslında. tıp fakültesini kazanıp istanbul'a giden, evden ilk uzaklaşan o olmuştu. sevinsek mi üzülsek mi bilememiştik. buruk bir sevinçte karar kılmıştık. çok dayanamadık ayrılığa gerçi, selim bey emekliliğini istedi. bir yaz tatilinde eşyaları topladık, bahçedeki salıncağı söktük, erik ağacındaki erikleri toplayıp komşulara dağıttık. hepsiyle vedalaşıp, istanbul'a doğru yola koyulduk. sevinçliydik, fırat'a kavuşacaktık, artık sadece yaz tatillerinde görmeyecektik onu, hem istanbul çok güzelmiş, bol bol gezerdik. gezerdik de, öyle değildi işte. araba mahalleden uzaklaşırken, dönüp arkama bakınca asude hanım'la cemal bey'i, cahide hanım'la kızı nermin'i, orhan bey'i el sallarken görünce bir garip olmuştum. selim bey'e dönüp ağlamaklı bir sesle: erik ağacı da iyiydi, bahçedeki salıncak, asude hanım hepsi iyiydi, gitmesek mi demişim. hala söyler.
7 Ekim 2011 Cuma
murat oran ve ailesinin aşırı enteresan hikayesi
-iyi günler, bir randevu almak istiyorum
-evet,bir dakika... 2 kasım sizin için uygun mu?
-evet
-pekala, isminiz ve telefon numaranızı alabilir miyim
-murat oran, 05267568572.
-teşekkürler murat bey. randevu tarihiniz 2 kasım perşembe, saat 10:00. sormak istediğiniz bir şey?
-yok, teşekkürler.
-iyi günler efendim.
2 kasım perşembe, saat 9:00
(yıldız pastanesi)
-bir zeytinli poğaça, bir simit.
-buyrun
-ne kadar
-4 lira efendim.
-iyi günler
-size de
2 kasım perşembe, saat 9:30
(sahilde bir bank)
-abi boyayayım mı
-yok sağol
-selpak ister misin beyim?
-yok istemem.
-sıcak çay, tavşan kanı.. çaycııı..
-delikanlı.. bi çay versene
-hemen abi.
2 kasım perşembe, saat 9:55
erenköy - kurtuluş apartmanı
asansör.. 2. kat..
-murat bey? murat oran değil mi?
-evet benim.
-buyrun içeri geçebilirsiniz. doktor hanım sizi bekliyor.
-hoşgeldiniz murat bey, oturun lütfen.
-hoş bulduk.
-kahve yada çay ister misiniz?
-ee, hayır teşekkürler.
-peki. nasılsınız?
-:)
-:)
öyleyse şu soruya geçiyorum. nasıl yardımcı olabilirim?
-sanırım olamazsınız.
-emin misiniz?
-evet.
-yardımcı olamayacağından emin olduğunuz birine , edemediği yardımlardan ötürü para ödemek durumunda olduğunuzu biliyorsunuz ama yine de geldiniz. doğru mu?
-değil.
-yani para ödemek zorunda olmadığınızı söylüyorsunuz.
-hayır gelmedim demek istiyorum.
-ee, murat bey, şimdi burada karşımda oturuyorsunuz. daha önce yani beş dakika önce orada değildiniz. dolayısıyla karşımda oturduğunuz yere başka bir yerden yürüyerek, taksiyle yada kendi aracınızla geldiniz. bu da mı doğru değil?
-evet değil. yani tam olarak değil. ben gelmedim. aslında şey. geldim ama bu ben değilim. başka biri. gelmeyi o istedi. onun yaptıklarından ben sorumlu tutulmamalıyım. o kedileri seviyor mesela, ben sevmem. tarhana çorbasını sevmiyor, ben çok severim. sahilde otururken selpak satan kadınlardan hiç selpak almıyor. ben hep alırım. acımasız biri. zeytinli poğaça yiyor bi de sabahları. zeytinli poğaça mı olur hiç. poğaça sade olmalı. yada en fazla patatesli.
-anlıyorum.
-bu adamın benimle alakası yok. kimse benim o olduğumu iddia edemez. zaten annem de : sende bir gariplik var, dedi geçen. kirli çoraplarımı kirli sepetine atmışım. hiç yapmam. annem de anladı bu adamın ben olmadığını.
-kim bu adam sizce murat bey?
-adı fırat galiba. yani bazen benim adımı kullanıyor bazen de ben fırat aran diyor, kendini tanıtırken.
-hımm, peki ne zamandan beri sizinle birlikte, yani iki tane siz varmış gibi?
-nisandan beri. geçtiğimiz nisan
-nisanda önemli bir şey mi oldu? yani bir yakınınızı kaybetmiş olabilirsiniz, yada bir hastalık, siz yada yakınlarınızdan birinin yakalandığı, yada ekonomik bir bunalım, işle ilgili can sıkıcı, çözemediğiniz bir mesele mesela?
-hayır böyle şeyler olmadı. önemli bir şey olmadı. hatta gayet önemsiz bir şey sonrasında oldu bu adamın gelişi. cumartesi günüydü. gazete ve çikolata, sakız, kola filan almak için bakkala gitmiştim. dönüşte oldu.
-noldu tam olarak?
-tam köşeyi döndüm. gazeteye bakıyordum bu arada, bir de sakızlardan birini ağzıma atmıştım bakkaldan çıkınca, köşeyi dönerken de kolayı açıp içmeye başladım. gazetede CERN deki bilimadamlarının dünyayı sarsacak bir şey buldukları ama dünyaya açıklamadıkları, evrenin %3 ünün madde geri kalanının enerji yada tam olarak ne oldugu bilinmediği için kara madde denilen bir şey olduğu, nötrinoların ışıktan hızlı gittiğinin ortaya çıktığı, geçmişe dönüşün mümkün olduğu, e=mc.c nin fasa fiso olduğunu filan okuyordum. baya etkilenmiştim, iyi hatırlıyorum. aynı anda sakız çiğneyip, kola içiyor, bir yandan gazete okuyor, bir yandan cern'in açılımını düşünüyor ve köşeyi dönüyordum ki, aydın amcayla karşılaştım.
-aydın bey?
-aydın amca bizim apartmanda oturuyor yani oturuyordu, emekli elektronik mühendisi. hiç evlenmemiş. biraz değişikti ama iyi kek yapardı. işte köşeyi döndüm ve aydın amcayla karşılaştım. daha doğrusu aynı anda köşeyi döndük. ve çarpıştık doğal olarak. bu ansızın çarpışmadan doğan enerjiyle sakızı yuttum, ağzımdaki son kola yudumunu aydın amcanın yüzüne fışkırttım, gazete elimden düştü. bu kadarla kalsa iyiydi. aydın amca yere yığıldı bir de. evet kötü çarpışmıştık, evet baya yaşlıydı kendisi ama yere yığılması da biraz fazla olmuştu bence. kaldırmaya çalıştım ama beceremedim. sanki yere zımbalanmıştı. kaç kere seslendim. aydın amca kalksana ya, amma da ağırdan aldın bile dedim en sonunda dayanamayıp. tık yoktu. kalbi mi vardı acaba dedim, dinledim. gerçekten tık yoktu. adam ölmüştü.
-sonra?
-sonra eve gittim.
-aydın bey?
-aydın bey eve gitmedi doğal olarak. yakınlarına haber verdik. geldiler, cenaze işleri filan. akut myokard enfarktüsü geçirmiş. öyle demiş 112 den gelen doktor.
-o gün önemli bir şey olmadı demiştiniz. aydın beyin ölümü, hem de olağandışı bir şekilde, sizce önemli değil mi?
-bilmem. yani onun açısından önemli tabi. o gün bu dünyadan ayrıldığı gün. gerçi öbür dünyaya inanıyor muydu bilmiyorum ama sonuçta artık burada olmadığına göre başka bir yerde olduğu kesin. belki de peynirli dereotlu bir kekin içindeki kabartma tozuna dönüşmüştür.
-:) peki sonra ne oldu yani eve gittikten sonra , fırat’ın gelmesi ne zamana rastlıyor?
-eve gidince, biraz daha gazete okudum, kalan kolayı bitirdim. televizyonda magazin programlarına baktım. bir dizi oyuncusunun evine gitmişler, buzdolabını karıştırıyorlardı. tam sunucu kadına : buradaki erik suyunu siz mi yaptınız, diye sormuştu ki uyuyakalmışım. cevabı hiç bir zaman öğrenemedim. google'dan da arattım oysa o kadar, tuğba günsal, erik suyu, çat kapı programı filan diye. saçma sapan şeyler çıktı. neyse işte uyandıktan sonra oldu.
-ne oldu?
-fırat aran'ın gelişi.
-nasıl oldu tam olarak?
-banyoya gitmiştim, yüzümü yıkamak için. telefon çaldı. annem telefona bak oğlum diye seslendi mutfaktan, yemek yapıyordu heralde. açtım telefonu. naber fırat dedi bir kız. bir yanlışlık oldu sanırım ben değilim dedim. güldü. niye gelmedin bu gün dershaneye dedi. yağ asitlerinin oksidasyonunu anlattı hoca. iyi güzel de ben arkadaşınız değilim dedim. ya dedi, tamam uzatma, kızdın bize ama nerden bilelim senin bu kadar alıngan olduğunu, hem özür diledik ya. sen de çok büyüttün ama. şaka yaptık sadece ne var bunda. yarın gel mutlaka dershaneye, az kaldı sınava bak, hem proteinlerin posttranslasyonel modifikasyonunu anlatacak hoca, kaçırma bence.
- iyi tamam dedim. dershane nerdeydi bu arada, gelmeye gelmeye yerini unuttum diye attım.
- ha ha. alemsin fırat, tusdata kadıköy şubesi, yeliz dersin, beni gösterirler. ben seni sınıfına götürürüm merak etme. of ya iyi dalga geçtin, alacağın olsun. hadi görüşürüz.
- iyi tamam görüşürüz dedim.
dedim de. ne görüşmesi, ne tusdatası ne kadıköyü, ne fıratı. kim bu kız. proteinlerin posttransbilmemneyi. gidip bi daha yıkadım yüzümü. iyice kendime geleyim diye. gelmiştim de baya kendime. yani en fazla o kadar gelebiliyordum zaten. neyse dedim. bana ne. heralde arkadaşının sesine çok benziyor sesim. salona geçtim. masayı hazırlamıştı annem. oo kek mi yaptın anne dedim. yok oğlum, aydın amcan getirmiş. sabah yumurta istemişti yapmak için. öğleden sonra hem yumurtayı getirmiş, hem kek. kibar adam.
-aydın amca mı? aydın amca ölmedi mi?
-aa ne ölmesi. nerden çıkardın.
-ya hani çarpıştık biz onunla köşede, akut myokard enfaktüsü geçirdi, ölmüş, yakınları geldiler, cenaze filan.
-oğlum sana kaç kere sabaha kadar ders çalışma, kötü olacak sonunda diyorum, tamam sınavsa sınav ama her şeyin bir sınırı var. abartma bu kadar.
-ya ne sınavı anne.
-al işte, böyle deyince de kötü oluyoruz.
-efendim?
- tamam çalış ama uykunu da al. sonra böyle hayalet gibi dolaşıyorsun, o kadar şey ezberleyince tabi, kafanda yer kalmadı. aydın amca ölmüşmüş. neyse neyse. git dolaptan erik suyunu getir.
mutfağa gittim. kendimi çok kötü hissetmeye başlamıştım. erik suyunu aldım dolaptan. salona götürdüm. birden aklıma magazin programı geldi. kim yaptı bu erik suyunu dedim.
-kim yapacak ben yaptım tabi, dedi annem. bazen çok garip oluyorsun fırat dedi sonra da.
-fırat mı dedim. fırat öyle mi. ben fıratım yani. bu erik suyunu sen yaptın. tusdata kadıköy yani. aydın amca ölmedi kek yaptı. bazen çok garip oluyorum, bazense çok alınganım. fıratım ben yani şimdi.
annem gözlerini kocaman açmış, yüzünde birazdan feryat figan ağlamaya başlayacakmış gibi bir ifadeyle bir süre sessizce yüzüme baktı.sonra,
-oğlum git biraz hava al, açılırsın dedi. git arkadaşlarınla filan buluş, sinemaya gidin ne bileyim halı saha maçı filan yapın hadi, dedi.
işte fırat o gün geldi.
-devam edecek-
-evet,bir dakika... 2 kasım sizin için uygun mu?
-evet
-pekala, isminiz ve telefon numaranızı alabilir miyim
-murat oran, 05267568572.
-teşekkürler murat bey. randevu tarihiniz 2 kasım perşembe, saat 10:00. sormak istediğiniz bir şey?
-yok, teşekkürler.
-iyi günler efendim.
2 kasım perşembe, saat 9:00
(yıldız pastanesi)
-bir zeytinli poğaça, bir simit.
-buyrun
-ne kadar
-4 lira efendim.
-iyi günler
-size de
2 kasım perşembe, saat 9:30
(sahilde bir bank)
-abi boyayayım mı
-yok sağol
-selpak ister misin beyim?
-yok istemem.
-sıcak çay, tavşan kanı.. çaycııı..
-delikanlı.. bi çay versene
-hemen abi.
2 kasım perşembe, saat 9:55
erenköy - kurtuluş apartmanı
asansör.. 2. kat..
-murat bey? murat oran değil mi?
-evet benim.
-buyrun içeri geçebilirsiniz. doktor hanım sizi bekliyor.
-hoşgeldiniz murat bey, oturun lütfen.
-hoş bulduk.
-kahve yada çay ister misiniz?
-ee, hayır teşekkürler.
-peki. nasılsınız?
-:)
-:)
öyleyse şu soruya geçiyorum. nasıl yardımcı olabilirim?
-sanırım olamazsınız.
-emin misiniz?
-evet.
-yardımcı olamayacağından emin olduğunuz birine , edemediği yardımlardan ötürü para ödemek durumunda olduğunuzu biliyorsunuz ama yine de geldiniz. doğru mu?
-değil.
-yani para ödemek zorunda olmadığınızı söylüyorsunuz.
-hayır gelmedim demek istiyorum.
-ee, murat bey, şimdi burada karşımda oturuyorsunuz. daha önce yani beş dakika önce orada değildiniz. dolayısıyla karşımda oturduğunuz yere başka bir yerden yürüyerek, taksiyle yada kendi aracınızla geldiniz. bu da mı doğru değil?
-evet değil. yani tam olarak değil. ben gelmedim. aslında şey. geldim ama bu ben değilim. başka biri. gelmeyi o istedi. onun yaptıklarından ben sorumlu tutulmamalıyım. o kedileri seviyor mesela, ben sevmem. tarhana çorbasını sevmiyor, ben çok severim. sahilde otururken selpak satan kadınlardan hiç selpak almıyor. ben hep alırım. acımasız biri. zeytinli poğaça yiyor bi de sabahları. zeytinli poğaça mı olur hiç. poğaça sade olmalı. yada en fazla patatesli.
-anlıyorum.
-bu adamın benimle alakası yok. kimse benim o olduğumu iddia edemez. zaten annem de : sende bir gariplik var, dedi geçen. kirli çoraplarımı kirli sepetine atmışım. hiç yapmam. annem de anladı bu adamın ben olmadığını.
-kim bu adam sizce murat bey?
-adı fırat galiba. yani bazen benim adımı kullanıyor bazen de ben fırat aran diyor, kendini tanıtırken.
-hımm, peki ne zamandan beri sizinle birlikte, yani iki tane siz varmış gibi?
-nisandan beri. geçtiğimiz nisan
-nisanda önemli bir şey mi oldu? yani bir yakınınızı kaybetmiş olabilirsiniz, yada bir hastalık, siz yada yakınlarınızdan birinin yakalandığı, yada ekonomik bir bunalım, işle ilgili can sıkıcı, çözemediğiniz bir mesele mesela?
-hayır böyle şeyler olmadı. önemli bir şey olmadı. hatta gayet önemsiz bir şey sonrasında oldu bu adamın gelişi. cumartesi günüydü. gazete ve çikolata, sakız, kola filan almak için bakkala gitmiştim. dönüşte oldu.
-noldu tam olarak?
-tam köşeyi döndüm. gazeteye bakıyordum bu arada, bir de sakızlardan birini ağzıma atmıştım bakkaldan çıkınca, köşeyi dönerken de kolayı açıp içmeye başladım. gazetede CERN deki bilimadamlarının dünyayı sarsacak bir şey buldukları ama dünyaya açıklamadıkları, evrenin %3 ünün madde geri kalanının enerji yada tam olarak ne oldugu bilinmediği için kara madde denilen bir şey olduğu, nötrinoların ışıktan hızlı gittiğinin ortaya çıktığı, geçmişe dönüşün mümkün olduğu, e=mc.c nin fasa fiso olduğunu filan okuyordum. baya etkilenmiştim, iyi hatırlıyorum. aynı anda sakız çiğneyip, kola içiyor, bir yandan gazete okuyor, bir yandan cern'in açılımını düşünüyor ve köşeyi dönüyordum ki, aydın amcayla karşılaştım.
-aydın bey?
-aydın amca bizim apartmanda oturuyor yani oturuyordu, emekli elektronik mühendisi. hiç evlenmemiş. biraz değişikti ama iyi kek yapardı. işte köşeyi döndüm ve aydın amcayla karşılaştım. daha doğrusu aynı anda köşeyi döndük. ve çarpıştık doğal olarak. bu ansızın çarpışmadan doğan enerjiyle sakızı yuttum, ağzımdaki son kola yudumunu aydın amcanın yüzüne fışkırttım, gazete elimden düştü. bu kadarla kalsa iyiydi. aydın amca yere yığıldı bir de. evet kötü çarpışmıştık, evet baya yaşlıydı kendisi ama yere yığılması da biraz fazla olmuştu bence. kaldırmaya çalıştım ama beceremedim. sanki yere zımbalanmıştı. kaç kere seslendim. aydın amca kalksana ya, amma da ağırdan aldın bile dedim en sonunda dayanamayıp. tık yoktu. kalbi mi vardı acaba dedim, dinledim. gerçekten tık yoktu. adam ölmüştü.
-sonra?
-sonra eve gittim.
-aydın bey?
-aydın bey eve gitmedi doğal olarak. yakınlarına haber verdik. geldiler, cenaze işleri filan. akut myokard enfarktüsü geçirmiş. öyle demiş 112 den gelen doktor.
-o gün önemli bir şey olmadı demiştiniz. aydın beyin ölümü, hem de olağandışı bir şekilde, sizce önemli değil mi?
-bilmem. yani onun açısından önemli tabi. o gün bu dünyadan ayrıldığı gün. gerçi öbür dünyaya inanıyor muydu bilmiyorum ama sonuçta artık burada olmadığına göre başka bir yerde olduğu kesin. belki de peynirli dereotlu bir kekin içindeki kabartma tozuna dönüşmüştür.
-:) peki sonra ne oldu yani eve gittikten sonra , fırat’ın gelmesi ne zamana rastlıyor?
-eve gidince, biraz daha gazete okudum, kalan kolayı bitirdim. televizyonda magazin programlarına baktım. bir dizi oyuncusunun evine gitmişler, buzdolabını karıştırıyorlardı. tam sunucu kadına : buradaki erik suyunu siz mi yaptınız, diye sormuştu ki uyuyakalmışım. cevabı hiç bir zaman öğrenemedim. google'dan da arattım oysa o kadar, tuğba günsal, erik suyu, çat kapı programı filan diye. saçma sapan şeyler çıktı. neyse işte uyandıktan sonra oldu.
-ne oldu?
-fırat aran'ın gelişi.
-nasıl oldu tam olarak?
-banyoya gitmiştim, yüzümü yıkamak için. telefon çaldı. annem telefona bak oğlum diye seslendi mutfaktan, yemek yapıyordu heralde. açtım telefonu. naber fırat dedi bir kız. bir yanlışlık oldu sanırım ben değilim dedim. güldü. niye gelmedin bu gün dershaneye dedi. yağ asitlerinin oksidasyonunu anlattı hoca. iyi güzel de ben arkadaşınız değilim dedim. ya dedi, tamam uzatma, kızdın bize ama nerden bilelim senin bu kadar alıngan olduğunu, hem özür diledik ya. sen de çok büyüttün ama. şaka yaptık sadece ne var bunda. yarın gel mutlaka dershaneye, az kaldı sınava bak, hem proteinlerin posttranslasyonel modifikasyonunu anlatacak hoca, kaçırma bence.
- iyi tamam dedim. dershane nerdeydi bu arada, gelmeye gelmeye yerini unuttum diye attım.
- ha ha. alemsin fırat, tusdata kadıköy şubesi, yeliz dersin, beni gösterirler. ben seni sınıfına götürürüm merak etme. of ya iyi dalga geçtin, alacağın olsun. hadi görüşürüz.
- iyi tamam görüşürüz dedim.
dedim de. ne görüşmesi, ne tusdatası ne kadıköyü, ne fıratı. kim bu kız. proteinlerin posttransbilmemneyi. gidip bi daha yıkadım yüzümü. iyice kendime geleyim diye. gelmiştim de baya kendime. yani en fazla o kadar gelebiliyordum zaten. neyse dedim. bana ne. heralde arkadaşının sesine çok benziyor sesim. salona geçtim. masayı hazırlamıştı annem. oo kek mi yaptın anne dedim. yok oğlum, aydın amcan getirmiş. sabah yumurta istemişti yapmak için. öğleden sonra hem yumurtayı getirmiş, hem kek. kibar adam.
-aydın amca mı? aydın amca ölmedi mi?
-aa ne ölmesi. nerden çıkardın.
-ya hani çarpıştık biz onunla köşede, akut myokard enfaktüsü geçirdi, ölmüş, yakınları geldiler, cenaze filan.
-oğlum sana kaç kere sabaha kadar ders çalışma, kötü olacak sonunda diyorum, tamam sınavsa sınav ama her şeyin bir sınırı var. abartma bu kadar.
-ya ne sınavı anne.
-al işte, böyle deyince de kötü oluyoruz.
-efendim?
- tamam çalış ama uykunu da al. sonra böyle hayalet gibi dolaşıyorsun, o kadar şey ezberleyince tabi, kafanda yer kalmadı. aydın amca ölmüşmüş. neyse neyse. git dolaptan erik suyunu getir.
mutfağa gittim. kendimi çok kötü hissetmeye başlamıştım. erik suyunu aldım dolaptan. salona götürdüm. birden aklıma magazin programı geldi. kim yaptı bu erik suyunu dedim.
-kim yapacak ben yaptım tabi, dedi annem. bazen çok garip oluyorsun fırat dedi sonra da.
-fırat mı dedim. fırat öyle mi. ben fıratım yani. bu erik suyunu sen yaptın. tusdata kadıköy yani. aydın amca ölmedi kek yaptı. bazen çok garip oluyorum, bazense çok alınganım. fıratım ben yani şimdi.
annem gözlerini kocaman açmış, yüzünde birazdan feryat figan ağlamaya başlayacakmış gibi bir ifadeyle bir süre sessizce yüzüme baktı.sonra,
-oğlum git biraz hava al, açılırsın dedi. git arkadaşlarınla filan buluş, sinemaya gidin ne bileyim halı saha maçı filan yapın hadi, dedi.
işte fırat o gün geldi.
-devam edecek-
2 Eylül 2011 Cuma
olmayacak şeyler
ömer tuğrul inançer ve hüsrev hatemi dedem, mustafa kutlu ve mustafa ulusoy dayım, kemal sayar ve ibrahim tenekeci amcam, metin karabaşoğlu ve mevlana idris abim olsaydı keşke.
16 Temmuz 2011 Cumartesi
dönüşüm
sıradan bir şekilde başlamış, kelimenin tam anlamıyla diğerlerininkinden hiçbir farkı olmayan şekilde devam etmiş hayatım yirmi haziran 1969 günü ansızın değişti. niye böyle bir şey oldu bilmiyorum. sabah uyandığımda o gün hayatımı değiştirecek olağanüstü bir şeylerin olabileceği içime filan doğmamıştı halbuki. zaten hiçbir zaman böyle şeyler içime doğmaz. o günle ilgili ilk izlenimlerimi bir paragrafla size aktarmama izin verin lütfen (böyle bir cümle kurduğum için kendimden utanıyorum. eskiden olsa, yani hayatım değişmeden önce demek istiyorum, böyle bir şeyi asla yapmazdım. insanlarla konuşurken sürekli izin isteyenlerin çok komik ve aptal göründüğünü düşünürdüm çünkü). işte yirmi haziran 1969 sabahı oldukça nemli ve sıcak bir sabahtı. sıcaklık 104 fahrenheittı. bunun kaç santigrat ettiğini 32 çıkarıp, 100'le çarpıp, 180'e bölerek kolayca bulabilirsiniz. nem ne kadardı bilmiyorum. termometreler sadece sıcaklığı gösteren, hiç de fonksiyonel olmayan aletlerdi o yıllarda. sanırım hala öyle. termometrelerin geliştirilmesi konusunda dünya üzerinde yaygın bir duyarsızlık söz konusu. niye bilmiyorum. sanırım son model bir termometre hava atmak için iyi bir araç değil. her neyse, tekrar belirtmem gerekirse baya sıcak bir gündü. etrafta hiç ağaç olmadığından, gözlemlerime değil tahminlerime dayanarak, rahatlıkla yaprak kıpırdamıyordu diyebilirim. her taraf kırışmış, buruşmuş, oraya buraya dağılmış, yastık kılıfları, çarşaflar, yatak örtüleriyle doluydu. bu odaya yatak odası denmesi kadar saçma bir şey olamazdı. yatak bu ıvır zıvırlardan neredeyse görünmüyordu. yastık, yorgan,çarşaf odası olmuştu resmen oda.
durup dinledim. evde ses yoktu. herkes işe gitmişti yine. herkes her gün işe gidiyordu. iki gün filan gitmiyorlardı sadece. o günlerde de televizyonlu odaya gidiyorlardı topluca. oraya da işe gider gibi sabahın köründe gidiyorlar, gece yarısına kadar ne var ne yoksa izliyor, sonra esnemeye başlıyor ve yastık, yorgan odasına kendilerini zor atıyorlardı. ben her gün işe gitmiyordum. buna gerek yoktu çünkü. evdekiler de bunu istemezlerdi zaten. hatta hiç işe gitmememi tercih ederlerdi ama ne yaptılarsa arasıra çalışmama engel olamamışlardı. sonunda buna göz yummaya karar verdiler. işte her şeyin değiştiği o gün, gözlerimi güçlükle açtıktan sonra, on beş gündür filan çalışmadığım için iyice uyuşuklaştığımı düşünerek, hızlı bir hamle yapıp yataktan çıktım ve banyoya doğru ilerledim. bir gariplik vardı sanki. banyoya 3 saniyede gitmem gerekirken, bu yaklaşık 5 dakika sürmüştü. evdekiler sürekli eşyaların yerini değiştirirlerdi. yoksa banyonun da mı yerini değiştirmişlerdi? bir süre olabilir mi diye düşündükten sonra, bunun hiç kimseye hizmet etmeyecek bir değişiklik olacağını düşünüp fikrimi çok saçma buldum. yüzümü yıkadım. bunu genellikle kafamı musluğun altından bir kaç kere hızlıca geçirerek yapıyordum. bunun çok ilkel olduğunu düşünenler olacaktır, haklısınız, ben de tiksiniyorum bazen kendimden.
sonra küçük gözlerimle aynaya bir bakış fırlattım. aynaya baktım demiyorum. aynaya genelde bakmazdım. hayır aynalara filan küsmedim. sadece ne kendimin ne başkalarının benim nasıl göründüğümle ilgilendiğini sanmıyordum. ama işte aynaya sadece bir bakış fırlatmamla çığlık atmam bir oldu. şaka tabi. çığlık filan atmadım. çığlık atmam ben. hem hafif bir hareket olduğundan bana yakışmayacağını düşünüyorum hem de türümün çığlık atabilmek gibi bir özelliği yok. sonuçta bir pireyim. evet ben bir pireyim. kolayca anlayın diye bir çırpıda söyledim ama genelde kendimi şöyle takdim ederim:
-memnun oldum madam, bendeniz pulex irritans*
-ah memnun oldum bay irritans.
-pulex deyin lütfen.
aynada gördüğüm tam olarak şuydu: menkes'in kinky hair sendromuna yakalanmış gibi görünen bir adam. saçlarının, biri onu çalılıkların içinde saatlerce sürüklemiş gibi egzantrik bir görünümü vardı. sakallarıysa alnı ve üst göz kapakları hariç tüm yüzünü kaplamıştı. tırnakları.. evet bir insana dönüştüğüme göre tırnaklarım da olmalıydı muhakkak. onlara bakmaya korktum. tırnaklarımın da bazı çocuk kitaplarındaki korkunç cadıların kıvrıla kıvrıla metrelerce uzayan tırnakları gibi olduğuna nerdeyse emindim. dişlerimin streptokokus mutansların devasa koloniler oluşturduğu sarı plaklardan müteşekkil olduğunu dehşetle gördüm.
tamam, evet hiç gereği yokken bir anda insan olup çıkmıştım. şimdi her gün işe gidecek, gitmediğim günlerde de çekirdek yiyerek televizyon seyretmek zorunda kalacaktım. bazı zamanlarda insanlarla konuşacak, diğer bazı zamanlarda insanlar benimle konuşacaktı. her iki durumda da kimse kimseyi dinlemeyecek ve kimse kimsenin ne dediğini anlamayacaktı. evet, bütün bunları kaldırmam gerçekten yeterince zordu. bunlar yetmiyormuş gibi bir de dünyanın en çirkin insanına dönüşmüş olmam neyin nesi oluyordu? bu soruyu, banyoda aynanın karşısında durmuş bir şekilde sesli olarak bir kaç kere sordum. hatta sonuncusunda baya bağırdım ama cevap gelmedi. yıkılmıştım. bu halimle king kong'a yüz veren kız bile yüzüme bakmazdı. hiç şansım yoktu gerçekten.
iyi o zaman, insan oldum madem, gideyim ekmek, peynir filan yiyeyim, çay içeyim bari dedim. az önce banyoda sesli bir şekilde soru sorduğumdan beri, böyle kendi kendime sesli bir şekilde konuşuyordum ne hikmetse. musluğu kapattım. şaşkınlığımdan kurtulup, yüzümü yıkadığımdan beri suyun açık olduğunu algılayana kadar elli dakika filan geçmişti. çirkin, kendi kendine konuşan, müsrif bir insan olup çıkmıştım demek ki. oldukça erdemsiz bir insan olma yolunda emin adımlarla mutfağa doğru yürüdüm. mutfak dağınıklık konusunda yatak odasıyla yarışıyordu. kirli tabak, tencere, bardak, çatal, kaşıktan göz gözü görmüyordu. bu karmaşadan gözüm, vücudum, beynim, ve ruhum yoruldu. derin bir of çekip, kendimi mutfak sandalyesine attım. masada arasına kalem sıkıştırılmış bir kitap vardı. biraz karıştırdım. ortalarından bir yerden okumaya başladım. gregor samsa diye bir adamdan bahsediyordu. kitabı bir çırpıda bitirdim. zaten ortasından başlamıştım. talihsiz bir dönüşüm geçiren gregor'a üzülmekten kendi derdimi unuttum resmen. baktım kafka diye bir adam yazmış. başka kitaplarını da okuyayım ben bu adamın o zaman, iyi yazıyor kerata dedim. hala dışımdan ve yüksek sesle konuşuyordum bu arada. hemen internetten şato'yu sipariş verdim. talihsiz bir seçim yaptığımı çok sonra farkedecektim. kitabı okumaya sonlarına yakın bir yerden başlamama rağmen yine de bitiremedim. şimdilik bu kadar. belki ilerleyen zamanlarda yine görüşürüz. bir pire değil de insan olmanın tek avantajlı yanı çok yaşamak olabilir. yine de bu bir avantaj mı emin değilim.
saygılarımla,
alex irritans
*pulex irritans:insan piresi
durup dinledim. evde ses yoktu. herkes işe gitmişti yine. herkes her gün işe gidiyordu. iki gün filan gitmiyorlardı sadece. o günlerde de televizyonlu odaya gidiyorlardı topluca. oraya da işe gider gibi sabahın köründe gidiyorlar, gece yarısına kadar ne var ne yoksa izliyor, sonra esnemeye başlıyor ve yastık, yorgan odasına kendilerini zor atıyorlardı. ben her gün işe gitmiyordum. buna gerek yoktu çünkü. evdekiler de bunu istemezlerdi zaten. hatta hiç işe gitmememi tercih ederlerdi ama ne yaptılarsa arasıra çalışmama engel olamamışlardı. sonunda buna göz yummaya karar verdiler. işte her şeyin değiştiği o gün, gözlerimi güçlükle açtıktan sonra, on beş gündür filan çalışmadığım için iyice uyuşuklaştığımı düşünerek, hızlı bir hamle yapıp yataktan çıktım ve banyoya doğru ilerledim. bir gariplik vardı sanki. banyoya 3 saniyede gitmem gerekirken, bu yaklaşık 5 dakika sürmüştü. evdekiler sürekli eşyaların yerini değiştirirlerdi. yoksa banyonun da mı yerini değiştirmişlerdi? bir süre olabilir mi diye düşündükten sonra, bunun hiç kimseye hizmet etmeyecek bir değişiklik olacağını düşünüp fikrimi çok saçma buldum. yüzümü yıkadım. bunu genellikle kafamı musluğun altından bir kaç kere hızlıca geçirerek yapıyordum. bunun çok ilkel olduğunu düşünenler olacaktır, haklısınız, ben de tiksiniyorum bazen kendimden.
sonra küçük gözlerimle aynaya bir bakış fırlattım. aynaya baktım demiyorum. aynaya genelde bakmazdım. hayır aynalara filan küsmedim. sadece ne kendimin ne başkalarının benim nasıl göründüğümle ilgilendiğini sanmıyordum. ama işte aynaya sadece bir bakış fırlatmamla çığlık atmam bir oldu. şaka tabi. çığlık filan atmadım. çığlık atmam ben. hem hafif bir hareket olduğundan bana yakışmayacağını düşünüyorum hem de türümün çığlık atabilmek gibi bir özelliği yok. sonuçta bir pireyim. evet ben bir pireyim. kolayca anlayın diye bir çırpıda söyledim ama genelde kendimi şöyle takdim ederim:
-memnun oldum madam, bendeniz pulex irritans*
-ah memnun oldum bay irritans.
-pulex deyin lütfen.
aynada gördüğüm tam olarak şuydu: menkes'in kinky hair sendromuna yakalanmış gibi görünen bir adam. saçlarının, biri onu çalılıkların içinde saatlerce sürüklemiş gibi egzantrik bir görünümü vardı. sakallarıysa alnı ve üst göz kapakları hariç tüm yüzünü kaplamıştı. tırnakları.. evet bir insana dönüştüğüme göre tırnaklarım da olmalıydı muhakkak. onlara bakmaya korktum. tırnaklarımın da bazı çocuk kitaplarındaki korkunç cadıların kıvrıla kıvrıla metrelerce uzayan tırnakları gibi olduğuna nerdeyse emindim. dişlerimin streptokokus mutansların devasa koloniler oluşturduğu sarı plaklardan müteşekkil olduğunu dehşetle gördüm.
tamam, evet hiç gereği yokken bir anda insan olup çıkmıştım. şimdi her gün işe gidecek, gitmediğim günlerde de çekirdek yiyerek televizyon seyretmek zorunda kalacaktım. bazı zamanlarda insanlarla konuşacak, diğer bazı zamanlarda insanlar benimle konuşacaktı. her iki durumda da kimse kimseyi dinlemeyecek ve kimse kimsenin ne dediğini anlamayacaktı. evet, bütün bunları kaldırmam gerçekten yeterince zordu. bunlar yetmiyormuş gibi bir de dünyanın en çirkin insanına dönüşmüş olmam neyin nesi oluyordu? bu soruyu, banyoda aynanın karşısında durmuş bir şekilde sesli olarak bir kaç kere sordum. hatta sonuncusunda baya bağırdım ama cevap gelmedi. yıkılmıştım. bu halimle king kong'a yüz veren kız bile yüzüme bakmazdı. hiç şansım yoktu gerçekten.
iyi o zaman, insan oldum madem, gideyim ekmek, peynir filan yiyeyim, çay içeyim bari dedim. az önce banyoda sesli bir şekilde soru sorduğumdan beri, böyle kendi kendime sesli bir şekilde konuşuyordum ne hikmetse. musluğu kapattım. şaşkınlığımdan kurtulup, yüzümü yıkadığımdan beri suyun açık olduğunu algılayana kadar elli dakika filan geçmişti. çirkin, kendi kendine konuşan, müsrif bir insan olup çıkmıştım demek ki. oldukça erdemsiz bir insan olma yolunda emin adımlarla mutfağa doğru yürüdüm. mutfak dağınıklık konusunda yatak odasıyla yarışıyordu. kirli tabak, tencere, bardak, çatal, kaşıktan göz gözü görmüyordu. bu karmaşadan gözüm, vücudum, beynim, ve ruhum yoruldu. derin bir of çekip, kendimi mutfak sandalyesine attım. masada arasına kalem sıkıştırılmış bir kitap vardı. biraz karıştırdım. ortalarından bir yerden okumaya başladım. gregor samsa diye bir adamdan bahsediyordu. kitabı bir çırpıda bitirdim. zaten ortasından başlamıştım. talihsiz bir dönüşüm geçiren gregor'a üzülmekten kendi derdimi unuttum resmen. baktım kafka diye bir adam yazmış. başka kitaplarını da okuyayım ben bu adamın o zaman, iyi yazıyor kerata dedim. hala dışımdan ve yüksek sesle konuşuyordum bu arada. hemen internetten şato'yu sipariş verdim. talihsiz bir seçim yaptığımı çok sonra farkedecektim. kitabı okumaya sonlarına yakın bir yerden başlamama rağmen yine de bitiremedim. şimdilik bu kadar. belki ilerleyen zamanlarda yine görüşürüz. bir pire değil de insan olmanın tek avantajlı yanı çok yaşamak olabilir. yine de bu bir avantaj mı emin değilim.
saygılarımla,
alex irritans
*pulex irritans:insan piresi
27 Mayıs 2011 Cuma
saydım her gün aynı
ilginç bir şey oldu. dün cuma zannediyordum. dolayısıyla bugün de cumartesi. sabah uyanıp pencereden dışarı bakınca ve bir sürü insanı bir yerlere giderken görünce biraz şaşırdım. genellikle cumartesi sabahı saat dokuz civarında dışarıda bir kaç tane eşofmanlı insan görebiliriz. bunlar da genellikle ekmek almaya giderler. oysa dışarıda aynı anda ekmek almaya gitmesi biraz garip karşılanacak yirmi, otuz tane insan vardı. üstelik çoğunluğu da eşofmanlı değildi. okulun bahçesinde de pek çok çocuk görünüyordu hem. hepsi de okul formalarını giymişlerdi. sanki bugün cumartesi değil de çarşamba filanmış gibi. herhalde bugün önemli bir gün diye düşündüm. tüm yurtta coşkuyla kutlanan bir bayramdır belki dedim. ama öyle olsa okulun bahçesindeki çocuklar muntazam bir şekilde sıraya dizilir, ellerinde bayraklar, flamalar okulun kapısından dışarıya çıkar ve tören sahasına doğru uygun adım ilerlerdi. halbuki bunların hiç öyle bir hali yoktu. herhangi bir günmüş gibi okulun bahçesinde dolaşıyorlar, amaçsızca ordan oraya koşturuyorlar , birbirleriyle şakalaşıyorlar, belki birbirlerine bisküvi, çikolata filan ikram ediyorlardı. o kadarını göremedim tabi. 26 mayıs dünya multipl skleroz(ms) günü diye bir haber okumuştum internette sabah. bugün 27 mayıs. o dünmüş. belki tatil diye bugün kutlanıyordur dedim. demekki resmi tatil ilan edilmedi daha. öyle olsa dün tatil olurdu, insanlar işe gitmezdi. gerçi bugün de törene giderken işe gider gibi giyinmişler. ama saatlerce o sıkıcı kıyafetlerin içinde masa başında oturmaktansa, bir kaç saat sürecek tören esnasında onları giymeleri iyi bir şey yine de. okul bahçesindeki çocukları da herhalde tören alanına götürmeyecekler, sadece okulun konferans salonunda bir kaç çocuk ms ile ilgili şiir okuyacak , sonra ms ile ilgili düzenlenen kompozisyon yarışmasında ilk 3'e girenlere hediyeleri verilecek sonra da istiklal marşı söylenip tören bitirilecek galiba. belki çocuklarının tören yerinde yürüyemeyen, görme bozukluğu olan ms'li gençleri görmeleri halinde duygusal travma yaşayacaklarını düşünen bir grup öğrenci velisi imza kampanyası başlatmış, böylece okul yönetimi durumu valiliğe bildirip törene öğrencisiz olarak katılacaklarını saygılarıyla arz etmiştir. aman neyse, bana ne bütün bunlardan dedim. dedim derken, kimseye bir şey dediğim filan yoktu aslında. etrafımda kimse olsa belki birşeyler derdim. ondan da emin değilim gerçi. bazen etrafta birileri olsa da konuşmak gelmez içimden. tıpkı etrafta yiyecek bir şeyler olsa da içimden hiç bir şey yemek gelmemesi gibi. uyku konusunda da aynı şeyleri yaşadığımı söyleyemem. yani etrafta yatacak yatak, koltuk, minder filan varsa ve gece olmuşsa içimden genellikle uyumak gelir. zaten onunla ilgili de bir problemim olsaydı dört dörtlük bir depresyon teşhisini şahsıma koymanız işten bile değildi dimi. tabi, anlarım ben. depresyon ve demans birlikteliği diye düşündünüz. genç biri gibi ama, bu yaşta bu bellek zayıflaması, bu oryantasyon bozukluğu şaşılacak şey doğrusu diye geçirdiniz içinizden. alzheimerda da depresyon oluyormuş zaten ama o 50 yaş üstünde olmuyor muydu, hay allah kafanız iyice karıştı. haklısınız ama down sendromu olanlarda 40 yaşın altında alzheimer hastalığına rastlanabilir, biliyor muydunuz? ben de bilmiyordum, dün öğrendim. ama beni görseniz down olmadığımı siz de anlardınız. gözlerim hiç çekik değil, burun köküm de basık değil üstelik. tamam, evet, bugün cumartesi değilmiş. ama olabilirdi. olmaması için hiç bir neden yoktu. dün mesela perşembe olmasına rağmen bana bütün gün cumaymış gibi geldi. hiç de bir gariplik farketmedim, perşembe olduğunu filan da anlamadım. yani insanlardan uzakta bir yerde, amazonun derinliklerindeki kulübemde tek başıma yaşıyor olsaydım, ve hayatımın sonuna kadar da kimseyle karşılaşmasaydım dünden itibaren günleri bir gün ileri yaşıyor olacaktım. bir cumartesi günü öldüğümde ise aslında cumartesi değil o gün günlerden cuma olduğunun ben hariç dünyadaki herkes farkında olacaktı. üzücü. gerçi kim ölürken bugün günlerden ne acaba diye düşünür ki? iyi mübarek bir günde öldüm en azından diye sevinen biri yoktur herhalde o telaş içinde. işte böyle. bugün cuma evet. büyükannemi hatırlıyorum. ardından geçen yıllarımı. yere düşen ekmek parçasını, öpüp alnıma götürdüğüm günler.. ben demedim bunları, cahit sıtkı demiş. ilkokuldaki türkçe kitabında görmüştüm bu şiiri. o günden sonra da kim lafa 'bugün cuma' diye başlasa ben içimden' büyük annemi hatırlıyorum, ardından geçen yıllarımı..' diye devam ederken buluyorum kendimi. insan beyni böyle ilginç işte. gerçi bana kalırsa insan karaciğeri yada pankreası da en az beyin kadar ilginç . kalın barsak o kadar ilginç sayılmaz, tamam.
iyi o zaman, madem bugün cumartesi değil ben de gideyim, bir şeyler yapayım. merak edilecek bir şeyler değil canım, her zamanki şeyler. bugün çarşamba olsaydı yapacağım şeyler işte.
cumartesi bile olsa yapacağım şeylerin aynı olduğunu öğrenmek, böylesi tekdüze bir hayatın bu genç yaşta zayıf omuzlarıma yüklendiğini çaresizlik içerisinde seyretmek ve tarifi imkansız keder hisleriyle dolup taşmak.. duygularına tercüman oldum sevgili okur biliyorum. üzülme, geçiyor bir şekilde..
iyi o zaman, madem bugün cumartesi değil ben de gideyim, bir şeyler yapayım. merak edilecek bir şeyler değil canım, her zamanki şeyler. bugün çarşamba olsaydı yapacağım şeyler işte.
cumartesi bile olsa yapacağım şeylerin aynı olduğunu öğrenmek, böylesi tekdüze bir hayatın bu genç yaşta zayıf omuzlarıma yüklendiğini çaresizlik içerisinde seyretmek ve tarifi imkansız keder hisleriyle dolup taşmak.. duygularına tercüman oldum sevgili okur biliyorum. üzülme, geçiyor bir şekilde..
14 Mayıs 2011 Cumartesi
2007'nin ortalarında yazıp, yarım bırakmışım bunu. hiç bitmemiş bir yazı.
Tut beni bir deniz düşüyor uçurumlarımdan
Bir deniz dinmeksizin düşüyor.
Ne zamandır bu iki satır dolanıyor aklımda. Başı yok, devamı yok. Bu aralar hayatım da öyle. Nerde durduğumun farkında değilim, neden burdayım onu da bilmiyorum, buralara nasıl geldiğimi düşününce şaşırıyorum, anlamıyorum. Hani var ya, öyle uzak ki geldiğim yollar, yanlis bir öyküdeyim… O şarkıdaki gibiyim.
Sabah aynaya bakarken orta hazırlıktaki o başörtüsünü düzgün baglamayi bir türlü beceremeyen küçük kızı gördüm. Sadece bir an, ama bir an yetti onu nasıl özlediğimi anlamama. O zamanlar dünyam da küçüktü benim gibi, kafam hiç karışık değildi; emin olduğum pek çok şey vardı. Lisedeyken bir arkadaşım insanın hayatındaki renkler üniversitede belirginleşir, netleşir demişti. Bende iyice bulandı renkler üniversitede. Üniversitedeyken bunları anlattığım bir başka arkadaşım da demek ki senin hayatında renkler hep bulanık olacak dedi. Cesare Pavese de yaşıtlarımın yirmi iki yaşında emin olduklarından ben hala otuzumda emin değilim demiş. Herkes bir şeyler söylüyor ve ben bunları pek de yorumlayamadan sürekli depoluyorum. Herkesin anlattığında dogru olan bir seyler buluyorum, hic birini tam dogru bulmuyorum. Zaten Alev Alatlı da bu dünyaya dair olup da yüzde yüz dogru ya da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir veri yoktur demiş. Gerçi bu paradoks, yani bunu da kanıtlayamayız. Böylece hiçbir şeyden emin olamıyoruz. Aslında bu hiçbir şeyden emin olamama hali o kadar da kötü değil. Hiçbir şeyden emin olmayınca, hiçbir şeyi sahiplenmiyorsunuz da; böylece hiçbir şey için çabalamanız da gerekmiyor. Antiidealist bir yaşam.
Bir deniz dinmeksizin düşüyor.
Ne zamandır bu iki satır dolanıyor aklımda. Başı yok, devamı yok. Bu aralar hayatım da öyle. Nerde durduğumun farkında değilim, neden burdayım onu da bilmiyorum, buralara nasıl geldiğimi düşününce şaşırıyorum, anlamıyorum. Hani var ya, öyle uzak ki geldiğim yollar, yanlis bir öyküdeyim… O şarkıdaki gibiyim.
Sabah aynaya bakarken orta hazırlıktaki o başörtüsünü düzgün baglamayi bir türlü beceremeyen küçük kızı gördüm. Sadece bir an, ama bir an yetti onu nasıl özlediğimi anlamama. O zamanlar dünyam da küçüktü benim gibi, kafam hiç karışık değildi; emin olduğum pek çok şey vardı. Lisedeyken bir arkadaşım insanın hayatındaki renkler üniversitede belirginleşir, netleşir demişti. Bende iyice bulandı renkler üniversitede. Üniversitedeyken bunları anlattığım bir başka arkadaşım da demek ki senin hayatında renkler hep bulanık olacak dedi. Cesare Pavese de yaşıtlarımın yirmi iki yaşında emin olduklarından ben hala otuzumda emin değilim demiş. Herkes bir şeyler söylüyor ve ben bunları pek de yorumlayamadan sürekli depoluyorum. Herkesin anlattığında dogru olan bir seyler buluyorum, hic birini tam dogru bulmuyorum. Zaten Alev Alatlı da bu dünyaya dair olup da yüzde yüz dogru ya da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir veri yoktur demiş. Gerçi bu paradoks, yani bunu da kanıtlayamayız. Böylece hiçbir şeyden emin olamıyoruz. Aslında bu hiçbir şeyden emin olamama hali o kadar da kötü değil. Hiçbir şeyden emin olmayınca, hiçbir şeyi sahiplenmiyorsunuz da; böylece hiçbir şey için çabalamanız da gerekmiyor. Antiidealist bir yaşam.
25 Nisan 2011 Pazartesi
en sevdiğim oyuncağım annemin elleri.
Merhaba, ben Ali Hamza. Melekler beni anneme bırakalı 4 ayoldu daha. Annem, o da bir melek galiba.
Gece uykusunun en tatlı yerinde ağlıyorum, hemen uyanıp beni kollarıyla sarıveriyor. Karnımın acıktığını ben daha anlamadan, o anlayıp doyuruyor. Hiç bir yüz onun yüzüne benzemiyor, kaç kişinin arasında olsa yine tanıyorum. En güzel koku benim annemin kokusu. Melekler beni cennetten getirmiş ya, yine ordayım sanıyorum annemin kucağındayken, onun kokusunu duyarken. Azıcık ayrılsa yanıbaşımdan, dayanamıyorum hemen özlüyorum onu. Uyanınca ilk aklıma gelen şey annem oluyor, çağırıyorum. Ne kadar uzakta olursa olsun sesimi duyacakmış gibi geliyor. Geliyor ve melek kokusu içime doluyor. Cennetler benim oluyor.
Ellerimi tutup bir öpüşü var, gözlerinde dolu dolu bir sevgisi var ki hayret ediyorum. Etrafı biraz görmeye başladığımdan beri her şeye hayret ediyorum zaten. Aa diyorum, beşik, aa oyuncak aslancık. Aa yatağım. Aa bu aynaki de kim.
Gece uykusunun en tatlı yerinde ağlıyorum, hemen uyanıp beni kollarıyla sarıveriyor. Karnımın acıktığını ben daha anlamadan, o anlayıp doyuruyor. Hiç bir yüz onun yüzüne benzemiyor, kaç kişinin arasında olsa yine tanıyorum. En güzel koku benim annemin kokusu. Melekler beni cennetten getirmiş ya, yine ordayım sanıyorum annemin kucağındayken, onun kokusunu duyarken. Azıcık ayrılsa yanıbaşımdan, dayanamıyorum hemen özlüyorum onu. Uyanınca ilk aklıma gelen şey annem oluyor, çağırıyorum. Ne kadar uzakta olursa olsun sesimi duyacakmış gibi geliyor. Geliyor ve melek kokusu içime doluyor. Cennetler benim oluyor.
Ellerimi tutup bir öpüşü var, gözlerinde dolu dolu bir sevgisi var ki hayret ediyorum. Etrafı biraz görmeye başladığımdan beri her şeye hayret ediyorum zaten. Aa diyorum, beşik, aa oyuncak aslancık. Aa yatağım. Aa bu aynaki de kim.
13 Nisan 2011 Çarşamba
asansörde murat menteşle karşılaştım dün. e, ne var bunda diyeceksiniz. hiç, yok bir şey. cahit koytak'ın asansörde birden isa'yla karşılaştığını düşünürsek, benimkisi devede kulak gibi bir şey oluyor herhalde. doğru kullandığımdan emin değilim. devede kulak'ı yani. deyim ve atasözleriyle başım hep dertte olmuştur. genellikle atasözlerinin 2. yarısını hatırlayamam ve tamamlamak yanımdakine düşer. iyi ki, kendi kendime konuşmak gibi bir alışkanlığım yok. yarısı olmayan atasözleri ve saçma sapan yerlerde kullanılmış deyimlerle dolu bir konuşmayı, kendim yapmış olsam bile dinlemek istemem. neyse, asansörden bahsediyordum. kadın kucağında küçük kızıyla, yüzü bembeyaz olmuş bir şekilde asansörden çıktı ve çıkar çıkmaz konuşmaya başladı. çok korktum, kapı, açılmadı, tam 20 dakika, alarmı kimse duymadı, klostrofobim var, sucu, sucu çocuk vardı bir de, binmeyin, bozulmuş, 20 dakika, yukarı, aşağı, yukarı, aşağı, kapı, açılmadı... gibi şeyler söylüyor ve sürekli aynı şeyleri tekrarlıyordu. ona değil de küçük kızına baktığım için kendisini dinlemediğimi düşünmüştü sanırım. büyük ihtimalle hayatında ilk defa asansörde kalmış ve annesi gözünün önünde panik atak geçirmiş iki yaşında biri için fazlasıyla cooldu kız ve birazdan annesine dönüp: sence de biraz abartmadın mı, en fazla yarım saatte bir asansör çağıran birinin olduğu bir apartmanda, içinde havalandırma düğmesi olan bir asansörde ölmek biraz zor gördüğün gibi, diyecek gibi bir hali vardı. allahtan böyle şeyler demedi çünkü sucu çocuk böyle bir sahne karşısında aklına mukayyet olamayabilirdi. bense bu açıdan tehlikede değildim, çünkü neredeyse hiçbir şeye şaşırmama gibi neye yaradığını bilmediğim bir özellikle doğmuştum. sonra klostrofobik kadının söylediğini dinlemeyip bozuk asansöre bindim. murat menteş sonra bindi. gülümsedi. ben de gülümsedim. siyah takım elbise giymişti, önemli bir yere gidiyordu galiba. asansör katlardan birinde durdu. ve öylece kaldı, ne yukarı çıkıyor, ne aşağı iniyor, ne de kapı açılıyordu. murat menteş saatine baktı, hay allah, nolucak şimdi dedi. bilmem, ama ben korkmuyorum çünkü sen varsın, dedim. bıyıklarım olsaydı bıyık altından gülümsemek denen şeyi yapmak için çok uygun bir zamandı. ha ha, bence biraz korkabilirsin, ne de olsa uygun dozda sempatik deşarjdan kimseye zarar gelmez, üstelik bana güvenme, hiç kimse mükemmel değildir, özellikle de ben, dedi. dünyada mükemmel olduğunu düşündüğüm kimse yok zaten, dedim. olmasını da istemezdim. dökülen bir evde jakuzi olması gibi bir şey olurdu bu. o şeyin oraya ait olmadığını hemen anlarsın. iyi, dedi, sen bilirsin. çantamda 'ölmüş on mükemmel ve mükemmele yakın insanın bir takım sözleri' kitabı vardı, istersen biri asansörü çağırıncaya kadar okurduk ama böyle şeylerle ilgilenmiyorsun madem, öyleyse ben biraz şarkı söyleyeceğim izninle dedi ve devam etti: and you run, and you run, to catch up with the sun, but it's sinking... hımm, çok iyi dedim. çok iyi, yani mükemmele yakın, işte doktörün dilemması dedi ve güldü. ben de güldüm. bunu ben de düşünmüştüm diyecektim, vazgeçtim.
*bu yazıdaki şeylerin pek çoğu gerçektir, gerçek olmayanlarınsa günün birinde gerçekleşmemesi için bir neden bulunmamaktadır.
*bu yazıdaki şeylerin pek çoğu gerçektir, gerçek olmayanlarınsa günün birinde gerçekleşmemesi için bir neden bulunmamaktadır.
2 Şubat 2011 Çarşamba
arthur'a mektuplar - 2
sevgili arthur,
sana bu mektubu güneşli bir çarşamba günü bir kauçuk ağacının altındaki mindere oturmuş yazıyorum. aslında tam olarak henüz bir ağaç değil. yani kocaman bir gövdesi, bir sürü dalları ve milyonlarca yaprağı filan yok. üstelik de kökleri bir saksının içinde. yine de evde ağaca benzeyen tek şeyin bu küçük kauçuk ağacı olduğunu söyleyebiliriz. ne yazık ki modern zamanlarda balzac gibi ormanın derinliklerinde kuytu bir ağaç gövdesine yaslanıp, parşömen kağıtlarına uzun uzun vadideki zambaklardan bahsettiğimiz şeyler yazamıyoruz. yani diyelim gözlerini kapatmış, yüzünde bir gülümseme, tatlı bir rüzgar yüzüne hafifçe değip geçerken ve sen lili brick'e fazlasıyla romantik bir mektup yazarken, arkandan ted bundy'nin gelip kafana doksan derecelik bir açıyla demir bir çubuk geçirmesini istemezsin sanırım. yada son yolculuğuna iguana bağı yöntemiyle boğularak gönderilmek pek tercih etmeyeceğin bir uğurlanma şeklidir herhalde. ya ağacın tepesine tünemiş, tekerlekli sandalyede oturan maskeli bir adamın testerelerinin hedefi olmak ve hayatının geri kalanını seninle aynı kaderi paylaşan bir grup insanla testereli adamın malikanesinde geçirmek zorunda kalmaya ne dersin? yani ormanlar tek başımıza gidip rahat rahat dolaşabileceğimiz kadar küçük ve sevimli değil artık sanırım. işte bu yüzden ormanlardan biraz daha güvenli bir yer olan evimizde yapay bir orman oluşturabiliriz. yeterince büyük ve çok yaprağı olan ve tavana kadar uzanan 15-20 tane kauçuk bitkisiyle dolu bir oda bu hissi kısmen verecektir. geriye kauçuk ağaçlarının arasına yere bir kaç tane minder koymak kalıyor. yerde kesinlikle halı olmamalı tabi. bildiğin gibi ormandaki ağaçların arasında halı değil çimen, toprak filan oluyor. sonra da benim gibi minderlerden birine oturup leblebi yiyip, kahve içebilirsin. aslında kahve sevmem. her defasında bardağın yarısına kadar olan kısmını yada daha azını bitirebiliyorum. yine de bir sonraki sefer aynı miktarda suyla yapıyor olmam, her şeyi yarım yamalak yapıyorsun gibi şeyler duymamak için olabilir. ne demişler: yarısından çoğunu duyduktan sonra kulaklarını tıkamaktansa, hiç söylememelerini sağlayıp duymamak her zaman daha iyidir. bunu kimler demiş bilmiyorum. banayan zonana hastalığından muzdarip bir grup aborjin demiş olabilir. yada oscar törenini sunan ve dünyanın en veciz sözlerini söylediğini düşünen adamlardan biri de olabilir. her neyse, önemi yok. kimsenin neyin, kim tarafından söylendiğini yada kimin ne söylediğini merak ettiğini sanmıyorum. artık kimse kimseyi dinlemiyor. herkes dünyaya düzenli bir şekilde kahvaltı yapmak, öğlen ve akşam yemeği yemek, bilgisayar tuşlarına basmak ve ekranına bakmak, reklamları izlemek, sonra da ışıkları kapatıp uyumak ve ertesi gün yine aynı sırayla aynı şeyleri yapmak için gelmiş gibi. mütemadiyen bu ilkel davranışları yapalım diye, kocaman bir dünya, çeşit çeşit gezegen, uçsuz bucaksız br evren yaratıldığına inanamıyorum. her şeyin kendi içinde muhteşem ve hassas dengeler barındırdığı ve her şeyin diğer her şeyle acayip ince bağlantılarla bağlı olduğu bu evrensel ağ bütün ilgisizliğimize, kafamızı çevirip bir kez bile bakmamamıza ve üzerine düşünmememize rağmen, başlangıcını bilemediğimiz bir zamandan beri tıkır tıkır işliyor. niye arthur? alışveriş merkezindeki 9. saatinde 48. ayakkabıyı deneyen insanın ilgisini çekebilmek için tüm alışveriş merkezinin içindekilerle birlikte bir kara delik tarafından yutulması mı gerekiyor? gerçi bu bile geride kalanların dikkatini ancak bir süreliğine çekecektir bence. sonra alışveriş merkezinin yerinde kalan boşluğa ucube bir anıt mezar dikerler ve zamanla ne olduğunu bile unuturlar eminim.
düşünüyorum da arthur, acaba zamanın sonunda gelmiş neredeyse tüm insanların kromozomlarında, hiç bir şekilde tespit edilemeyen çeşitli delesyonlar, translokasyonlar, inversiyonlar oluşması sonucunda, niye burada olduğumuzu düşünmeme veya bir türlü bulamama gibi bir sorun oluşmuş olabilir mi?
sevgilerle,
ruby
sana bu mektubu güneşli bir çarşamba günü bir kauçuk ağacının altındaki mindere oturmuş yazıyorum. aslında tam olarak henüz bir ağaç değil. yani kocaman bir gövdesi, bir sürü dalları ve milyonlarca yaprağı filan yok. üstelik de kökleri bir saksının içinde. yine de evde ağaca benzeyen tek şeyin bu küçük kauçuk ağacı olduğunu söyleyebiliriz. ne yazık ki modern zamanlarda balzac gibi ormanın derinliklerinde kuytu bir ağaç gövdesine yaslanıp, parşömen kağıtlarına uzun uzun vadideki zambaklardan bahsettiğimiz şeyler yazamıyoruz. yani diyelim gözlerini kapatmış, yüzünde bir gülümseme, tatlı bir rüzgar yüzüne hafifçe değip geçerken ve sen lili brick'e fazlasıyla romantik bir mektup yazarken, arkandan ted bundy'nin gelip kafana doksan derecelik bir açıyla demir bir çubuk geçirmesini istemezsin sanırım. yada son yolculuğuna iguana bağı yöntemiyle boğularak gönderilmek pek tercih etmeyeceğin bir uğurlanma şeklidir herhalde. ya ağacın tepesine tünemiş, tekerlekli sandalyede oturan maskeli bir adamın testerelerinin hedefi olmak ve hayatının geri kalanını seninle aynı kaderi paylaşan bir grup insanla testereli adamın malikanesinde geçirmek zorunda kalmaya ne dersin? yani ormanlar tek başımıza gidip rahat rahat dolaşabileceğimiz kadar küçük ve sevimli değil artık sanırım. işte bu yüzden ormanlardan biraz daha güvenli bir yer olan evimizde yapay bir orman oluşturabiliriz. yeterince büyük ve çok yaprağı olan ve tavana kadar uzanan 15-20 tane kauçuk bitkisiyle dolu bir oda bu hissi kısmen verecektir. geriye kauçuk ağaçlarının arasına yere bir kaç tane minder koymak kalıyor. yerde kesinlikle halı olmamalı tabi. bildiğin gibi ormandaki ağaçların arasında halı değil çimen, toprak filan oluyor. sonra da benim gibi minderlerden birine oturup leblebi yiyip, kahve içebilirsin. aslında kahve sevmem. her defasında bardağın yarısına kadar olan kısmını yada daha azını bitirebiliyorum. yine de bir sonraki sefer aynı miktarda suyla yapıyor olmam, her şeyi yarım yamalak yapıyorsun gibi şeyler duymamak için olabilir. ne demişler: yarısından çoğunu duyduktan sonra kulaklarını tıkamaktansa, hiç söylememelerini sağlayıp duymamak her zaman daha iyidir. bunu kimler demiş bilmiyorum. banayan zonana hastalığından muzdarip bir grup aborjin demiş olabilir. yada oscar törenini sunan ve dünyanın en veciz sözlerini söylediğini düşünen adamlardan biri de olabilir. her neyse, önemi yok. kimsenin neyin, kim tarafından söylendiğini yada kimin ne söylediğini merak ettiğini sanmıyorum. artık kimse kimseyi dinlemiyor. herkes dünyaya düzenli bir şekilde kahvaltı yapmak, öğlen ve akşam yemeği yemek, bilgisayar tuşlarına basmak ve ekranına bakmak, reklamları izlemek, sonra da ışıkları kapatıp uyumak ve ertesi gün yine aynı sırayla aynı şeyleri yapmak için gelmiş gibi. mütemadiyen bu ilkel davranışları yapalım diye, kocaman bir dünya, çeşit çeşit gezegen, uçsuz bucaksız br evren yaratıldığına inanamıyorum. her şeyin kendi içinde muhteşem ve hassas dengeler barındırdığı ve her şeyin diğer her şeyle acayip ince bağlantılarla bağlı olduğu bu evrensel ağ bütün ilgisizliğimize, kafamızı çevirip bir kez bile bakmamamıza ve üzerine düşünmememize rağmen, başlangıcını bilemediğimiz bir zamandan beri tıkır tıkır işliyor. niye arthur? alışveriş merkezindeki 9. saatinde 48. ayakkabıyı deneyen insanın ilgisini çekebilmek için tüm alışveriş merkezinin içindekilerle birlikte bir kara delik tarafından yutulması mı gerekiyor? gerçi bu bile geride kalanların dikkatini ancak bir süreliğine çekecektir bence. sonra alışveriş merkezinin yerinde kalan boşluğa ucube bir anıt mezar dikerler ve zamanla ne olduğunu bile unuturlar eminim.
düşünüyorum da arthur, acaba zamanın sonunda gelmiş neredeyse tüm insanların kromozomlarında, hiç bir şekilde tespit edilemeyen çeşitli delesyonlar, translokasyonlar, inversiyonlar oluşması sonucunda, niye burada olduğumuzu düşünmeme veya bir türlü bulamama gibi bir sorun oluşmuş olabilir mi?
sevgilerle,
ruby
29 Kasım 2010 Pazartesi
arthur'a mektuplar-1
sevgili arthur,
dünyamızda hayali arkadaşı olan ve onunla konuşan, film seyreden, müzeye giden ve sonbaharda parktaki banklarda oturup, düşen yaprakları sayan bazı adamlar var, bilirsin. sonra hayali ihracat yapan, karanlık odalarda oturan ve koltukları her zaman duvara dönük olup yüzlerini asla göremediğimiz, sadece havaya spiral şekilde yayılan sigara dumanını gördüğümüz başka bazı adamlar da var. hayali mektup arkadaşı olan adamlar var mı bilmiyorum. bence olmasında bir sakınca yok. tüm bunları biraraya getirip, bir sonuca varmamız gerekirse- ki genellikle gerekiyor- sen benim hayali mektup arkadaşımsın. gerçek bir mektup arkadaşım olabilirdi evet ama gerçek insanlarla konuştuğumuz gerçek konular pek ilgimi çekmiyor. yani gerçek bir insana mektup yazarsam, belki o da bana bir mektup yazar ve mektubunda nereli olduğundan, hangi okulları bitirdiğinden, işini sevip sevmediğinden, hafta sonları neler yaptığından, en sevdiği filmin ne olduğundan, kaç çocuğu, kaç kardeşi, evinin kaç penceresi olduğundan ve peynirli makarnayı çok iyi yaptığından filan bahseder. bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de aynı sıkıcı şeylerden benim de bahsetmemi ister. işte buna dayanamıyorum. yani dünyada bahsedecek daha az sıkıcı şeyler olmalı. bunlar nelerdir tam olarak bilmiyorum. konuşmaya başladıktan sonra uzun süre sıkılmadan dinleyebildiğim çok az insan oldu. buna kendim de dahilim. yani ben de biraz fazla konuşsam bir süre sonra can sıkıcı oluyorum. bu yüzden durmaksızın, saatlerce konuşmam. etraftakilerin canını sıkmak istemem. bundan daha çok istemediğim bir şey varsa o da kendi canımı sıkmaktır. ama bu sık sık oluyor. yani diğer insanların canı günde ortalama dört saat yirmi dakikada bir sıkılıyorken, benimkisi yaklaşık yirmi beş dakikada bir sıkılıyor. nedenini bilmiyorum. ama sık sık şunu düşünüyorum: başka bir yerde, başka insanlarla, başka şeyler yapıyor olmam gerekiyordu sanki. yanlış bir yerde gibiyim. disosiyatif füg dedikleri şey başıma gelmiş gibi. yani diyelim filipinlerin manila şehrinde yaşıyorum, adım ruby rubinstein, her gün gittiğim bir işim ve her gün işten sonra döndüğüm bir evim var ve komik kitapları okumayı seven, savaş filmlerini sevmeyen biraz melankolik bir tipim. işte sanki gerçekte adım ruby rubinstein değilmiş, gerçek işim yapmış olduğum iş değil, yaşadığım şehir manila değilmiş de bir gün durup dururken otobüse binip, manilaya gelmişim ve kendimi ruby rubinstein olarak tanıtıp, hiç tanımadığım insanlarla bambaşka bir hayata başlamış ve gerçek hayatımla ilgili her şeyi bir anda unutmuşum gibi. işte bence canımın sık sık sıkılmasının nedeni, bilinçaltımın bir yerlerinde gerçek hayatımla ilgili şeylerin öylece durması ama benim bunları bilinçli olarak bir türlü hatırlayamamam. daha da kötüsü hatırlamam gereken bir şeyler olduğunu bile düşünmemem. düşünmediğim için, hatırlayamamam. hatırlayamadığım için, oraya dönememem. dönemediğim için sürekli canımın sıkılması. ve daha niceleri.. gördüğün gibi içinden çıkılmaz bir durum. bir cul de sac. içinden çıkılmaz durumlarla ilgili uzun süre konuşmamalı ve düşünmemeliyiz. pek bir işe yaramıyor çünkü. belki kendi kendimize kırk gün filan 'düşünme, kabul et, düşünme , kabul et' dersek, kırkıncı gün hiç bir şey düşünmeyen, her şeyi olduğu gibi kabul eden, ve diğer herkes gibi dört saat yirmi dakikada bir sıkılan biri olarak uyanabiliriz. insan daha ne ister ki arthur? insan ne ile yaşar arthur? insan bu, su misali kıvrım kıvrım akabilir arthur. homo homini lupus mu arthur? iyi geceler arthur.
sevgilerle,
ruby
dünyamızda hayali arkadaşı olan ve onunla konuşan, film seyreden, müzeye giden ve sonbaharda parktaki banklarda oturup, düşen yaprakları sayan bazı adamlar var, bilirsin. sonra hayali ihracat yapan, karanlık odalarda oturan ve koltukları her zaman duvara dönük olup yüzlerini asla göremediğimiz, sadece havaya spiral şekilde yayılan sigara dumanını gördüğümüz başka bazı adamlar da var. hayali mektup arkadaşı olan adamlar var mı bilmiyorum. bence olmasında bir sakınca yok. tüm bunları biraraya getirip, bir sonuca varmamız gerekirse- ki genellikle gerekiyor- sen benim hayali mektup arkadaşımsın. gerçek bir mektup arkadaşım olabilirdi evet ama gerçek insanlarla konuştuğumuz gerçek konular pek ilgimi çekmiyor. yani gerçek bir insana mektup yazarsam, belki o da bana bir mektup yazar ve mektubunda nereli olduğundan, hangi okulları bitirdiğinden, işini sevip sevmediğinden, hafta sonları neler yaptığından, en sevdiği filmin ne olduğundan, kaç çocuğu, kaç kardeşi, evinin kaç penceresi olduğundan ve peynirli makarnayı çok iyi yaptığından filan bahseder. bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de aynı sıkıcı şeylerden benim de bahsetmemi ister. işte buna dayanamıyorum. yani dünyada bahsedecek daha az sıkıcı şeyler olmalı. bunlar nelerdir tam olarak bilmiyorum. konuşmaya başladıktan sonra uzun süre sıkılmadan dinleyebildiğim çok az insan oldu. buna kendim de dahilim. yani ben de biraz fazla konuşsam bir süre sonra can sıkıcı oluyorum. bu yüzden durmaksızın, saatlerce konuşmam. etraftakilerin canını sıkmak istemem. bundan daha çok istemediğim bir şey varsa o da kendi canımı sıkmaktır. ama bu sık sık oluyor. yani diğer insanların canı günde ortalama dört saat yirmi dakikada bir sıkılıyorken, benimkisi yaklaşık yirmi beş dakikada bir sıkılıyor. nedenini bilmiyorum. ama sık sık şunu düşünüyorum: başka bir yerde, başka insanlarla, başka şeyler yapıyor olmam gerekiyordu sanki. yanlış bir yerde gibiyim. disosiyatif füg dedikleri şey başıma gelmiş gibi. yani diyelim filipinlerin manila şehrinde yaşıyorum, adım ruby rubinstein, her gün gittiğim bir işim ve her gün işten sonra döndüğüm bir evim var ve komik kitapları okumayı seven, savaş filmlerini sevmeyen biraz melankolik bir tipim. işte sanki gerçekte adım ruby rubinstein değilmiş, gerçek işim yapmış olduğum iş değil, yaşadığım şehir manila değilmiş de bir gün durup dururken otobüse binip, manilaya gelmişim ve kendimi ruby rubinstein olarak tanıtıp, hiç tanımadığım insanlarla bambaşka bir hayata başlamış ve gerçek hayatımla ilgili her şeyi bir anda unutmuşum gibi. işte bence canımın sık sık sıkılmasının nedeni, bilinçaltımın bir yerlerinde gerçek hayatımla ilgili şeylerin öylece durması ama benim bunları bilinçli olarak bir türlü hatırlayamamam. daha da kötüsü hatırlamam gereken bir şeyler olduğunu bile düşünmemem. düşünmediğim için, hatırlayamamam. hatırlayamadığım için, oraya dönememem. dönemediğim için sürekli canımın sıkılması. ve daha niceleri.. gördüğün gibi içinden çıkılmaz bir durum. bir cul de sac. içinden çıkılmaz durumlarla ilgili uzun süre konuşmamalı ve düşünmemeliyiz. pek bir işe yaramıyor çünkü. belki kendi kendimize kırk gün filan 'düşünme, kabul et, düşünme , kabul et' dersek, kırkıncı gün hiç bir şey düşünmeyen, her şeyi olduğu gibi kabul eden, ve diğer herkes gibi dört saat yirmi dakikada bir sıkılan biri olarak uyanabiliriz. insan daha ne ister ki arthur? insan ne ile yaşar arthur? insan bu, su misali kıvrım kıvrım akabilir arthur. homo homini lupus mu arthur? iyi geceler arthur.
sevgilerle,
ruby
9 Temmuz 2010 Cuma
dereye yuvarlanan elmalara veda
küçükken evdeki kitaplıkta ilgimi çeken iki kitap vardı. biri o zamanki boyutlarıma bakınca neredeyse benim kadar ağır olan, kalın, ciltli bir kitaptı ki üzerinde parlak sarı harflerle 'büyük dini hikayeler' yazardı. gerçekten büyük bir kitaptı ve içinde ebu lehebten, gazneli mahmuda, kanuni sultan süleymandan nasrettin hocaya kadar pek çok kişinin başından geçen türlü türlü şeyler anlatılıyordu. o zamanlar okumayı biliyordum sanırım ama okuduklarımın ne kadarını anlıyordum emin değilim. dizlerim devasa kitabın ağırlığı altında ezilirken küçük beynim okuduklarımın içeriğine konsantre olamıyordu muhtemelen.
her neyse, benim asıl bahsetmek istediğim diğer kitap. aslında buna tam olarak bir kitap denemez, daha çok bir kitapçıklar silsilesi, dizisi filan demeliyiz. kaç taneydiler bilmiyorum. ince, uzun, renkli, resimli kitapçıklar ve onların içinde olduğu bir kutucuk. kutunun üzerinde tüm bu kitapçıkların küçük birer resmi vardı ve üzerinde de bir şey yazıyordu ama ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. küçük dini hikayeler olabilir. tek hatırladığım kutunun köşelerinden birinden gözlüklü bir dedenin sürekli yüzüme doğru bakıp güldüğü. aslında bu, kitapçıklardan birinin üzerinde olan bir dedeydi ama o kitapçık kaybolmuştu. galiba onu ya hiç okumamıştım yada sadece içindeki resimlere şöyle bir bakmıştım. sanırım lafontenin masalları gibi şeyler vardı içinde. kargayla tilki, horozla eşek, bufaloyla antilop gibi şeyler işte. okumadığım diğer kitapçıksa pembe incili kaftan'dı. içimden onu okumak hiç gelmemişti. çünkü adını çok saçma bulmuştum. yani pembe inci takan bir kaftan nerede görülmüştü. pembe bir inciyi ancak bir kız takardı, kaftanlarsa asla pembe inci takmayan iri yarı adamlardı bildiğim kadarıyla. küçük beynim kaftanla kaptanın aynı şey olduğunu sanacak kadar gün görmemişti anlayacağınız. kitapçıklardan biri baştan sona annesini babasını dinlemeyen çocukların başına gelen felaketleri anlatan korkunç resimler ve hikayelerle doluydu. annesi evde yokken kibritle oynayıp evi yakan çocuklar, sapanla masum kuşcukları vurmayı oyun haline getiren ve gözüne taş gelip kör olan çocuklar, balkondan düşüp sakat kalanlar ve daha neler neler.. resimler öyle gerçekçiydi ki, evi yakan çocuğun suratındaki o acıklı ifadeyi görseniz resim filan demez, aman, cana gelecek mala gelsin, senden değerli mi, boşver sıkma canını filan diye teselli etmeye başlardınız çocuğu. ben o vakitler böyle bir cümle kuracak yetenekte olmadığımdan sadece çocuğun olduğu sayfaya gözlerim kocaman açılmış bir şekilde dakikalarca bakıyor ve resimlerden, kibrit nerede, çocuğun pantolonu ne renk, bütün ev mi yanmış, ya apartmanda oturuyorlarsa, bütün apartman yandıysa gibi şeyleri anlamaya çalışıyordum galiba. ne gereği varsa. yine böyle bir sürü korkunç resmin olduğu diğer bir kitapçıksa, ellerinde içki şişeleri, kirli sakallı, kırmızı suratlı, ayakkabılarından çıplak ayakları görünen, ceketleri hep kirli ve yırtık olan pis adamlarla doluydu. bu adamlar kırmızı, sakallı suratları ve ellerindeki şişelerle bir o yana bir bu yana sallana sallana bütün sayfaları dolaşıyorlardı. sonra noluyordu, bu adamlar neyin nesiydi, bu kitapta bize ne deniyordu hatırlamıyorum ama adamlar öyle kötü görünüyordu ki, hayatımın geri kalanında kırmızı burun, kirli sakal, içki şişesi ve yırtık ceketi beraberce kimde görsem arkamı dönüp kaçacağımdan emindim. kitapçıklardan birinden hatırladığım tek şey, bir mahkeme kürsüsünün gerisinde kocaman bir kafası ve beyaz bir kavuğu olan yaşlı ve sevimli bir amcanın, kürsünün önünde kocaman gözleri dehşetle açılmış ve hiç sevimli olmayan amcaya eliyle bir şeyler anlattığı resim. sevimli olmayan kocaman gözlü amcanın adı kafirdi. yani hikayede sürekli kendisinden böyle bahsediliyordu. bu kafir meğer Allaha inanmıyormuş, işte bizim sevimli, kocaman kavuklu kadı efendi de ona izah ediyordu. yoğurt neden yapılıyor. sütten. göster bakalım sütü şu yoğurdun içinde. gösteremedin dimi. şimdi süt yok mu yani. var. ee o zaman? ne duruyorsun be hey gafil! gibi konuşmalar geçiyordu hikayede. kafir sonuçta resimdeki gibi kadı efendinin karşısında gözlerini kocaman açarak şaşırıyor, sonra da ne güzel söyledin kadı efendi deyip müslüman oluyordu galiba. ama emin değilim. belki de karşıdaki büfeden bir içki alıp, şu diğer kitapçıktaki sokaklarda sürten içkicilerin arasına karışmıştır.
en sevdiğim hikayeye gelirsek, o hangi kitapçıktaydı unuttum. ama bunun bir önemi yok. hikayenin adını da unuttum zaten ama güzel bir adı vardı. dereye yuvarlanan elma yada elma bahçesindeki adam gibi bir şeydi. bu hikayede, sanırım güzel bir bahar gününde, çeşit çeşit kuşların öttüğü, türlü türlü ağaçların olduğu, şırıl şırıl bir derenin aktığı bir ormanda genç bir adam ağaçların arasında dere boyunca yürümekteydi. ağaçlar kıpkırmızı nefis elmalarla doluydu ve herkesin başına gelebileceği gibi adamın canı felaket bir şekilde elma istemişti. tam o sırada derede yuvarlana yuvarlana adamın önüne kadar gelen küçük sevimli bir elma görmesin mi, hemen alıp ısırıverdi. yedi, yedi, oh çok güzeldi doğrusu. ama bitince kendini kötü hissetmeye başladı. başkasının elmasıydı sonuçta. belki izin vermeyecekti bahçe sahibi. bunu ne yapıp edip sahibine ödemeliyim diye düşündü. ve bahçe sahibini buluncaya kadar yürüdü, yürüdü, yürüdü. nihayet adamı buldu. olanları anlattı. bahçe sahibi insaflı bir adamdı iyi ki. tamam dedi, seni affediyorum ama şu kadar yıl bahçemde çalışacaksın. tamam dedi bizimki düşünmeden. bahçe sahibi yirmi yıl filan demişti bu arada. ama bitmedi dedi adam, yirmi yıl bitince de bir kızım var, kör, sağır ve dilsiz, onunla evleneceksin. yok artık daha neler!.. demedi tabi adam. durdu, önüne baktı. bir kaç saniye geçti galiba ama düşünmedi. tamam dedi. sonra yıllar yılları kovaladı, adamın bahçedeki çalışma süresi bitti, ve bahçe sahibinin kızıyla evleneceği gün geldi. işte dediler, git ve karını gör, şuradaki odada. adam gitti, yavaşça odanın kapısını açtı ve... vay canına! bunu adam demedi elbette. ben dedim. siz de hikayenin sonunu okusaydınız siz de kesin böyle derdiniz. işte böyle muhteşem bir sonla biten harika bir hikayeydi bu hikaye.
bütün bunları neden anlattım hiç bilmiyorum. sanırım hepsi birleşince, dereye yuvarlanan elma, annesini dinlemeyen çocuklar, içki içenlerin kırmızı burunları, kirli sakalları, kadı efendinin büyük beyaz kavuğu, ay ışığında babasıyla camiye giden çocuklar filan eski günleri hatırlattılar. eski, güzel günleri. eski, güzel, temiz günleri.
belki de aklıma, masumiyetin suya düşüp, dere boyunca yuvarlanması, gitmesi, gitmesi, çok uzaklara gitmesi ve gözden kaybolması ve bizim sanki yapacak hiç bir şey yokmuş gibi orada öylece durup arkasından sadece bakmamız gelmiştir. keşke böyle olmamasının bir yolu olsaydı.
her neyse, benim asıl bahsetmek istediğim diğer kitap. aslında buna tam olarak bir kitap denemez, daha çok bir kitapçıklar silsilesi, dizisi filan demeliyiz. kaç taneydiler bilmiyorum. ince, uzun, renkli, resimli kitapçıklar ve onların içinde olduğu bir kutucuk. kutunun üzerinde tüm bu kitapçıkların küçük birer resmi vardı ve üzerinde de bir şey yazıyordu ama ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. küçük dini hikayeler olabilir. tek hatırladığım kutunun köşelerinden birinden gözlüklü bir dedenin sürekli yüzüme doğru bakıp güldüğü. aslında bu, kitapçıklardan birinin üzerinde olan bir dedeydi ama o kitapçık kaybolmuştu. galiba onu ya hiç okumamıştım yada sadece içindeki resimlere şöyle bir bakmıştım. sanırım lafontenin masalları gibi şeyler vardı içinde. kargayla tilki, horozla eşek, bufaloyla antilop gibi şeyler işte. okumadığım diğer kitapçıksa pembe incili kaftan'dı. içimden onu okumak hiç gelmemişti. çünkü adını çok saçma bulmuştum. yani pembe inci takan bir kaftan nerede görülmüştü. pembe bir inciyi ancak bir kız takardı, kaftanlarsa asla pembe inci takmayan iri yarı adamlardı bildiğim kadarıyla. küçük beynim kaftanla kaptanın aynı şey olduğunu sanacak kadar gün görmemişti anlayacağınız. kitapçıklardan biri baştan sona annesini babasını dinlemeyen çocukların başına gelen felaketleri anlatan korkunç resimler ve hikayelerle doluydu. annesi evde yokken kibritle oynayıp evi yakan çocuklar, sapanla masum kuşcukları vurmayı oyun haline getiren ve gözüne taş gelip kör olan çocuklar, balkondan düşüp sakat kalanlar ve daha neler neler.. resimler öyle gerçekçiydi ki, evi yakan çocuğun suratındaki o acıklı ifadeyi görseniz resim filan demez, aman, cana gelecek mala gelsin, senden değerli mi, boşver sıkma canını filan diye teselli etmeye başlardınız çocuğu. ben o vakitler böyle bir cümle kuracak yetenekte olmadığımdan sadece çocuğun olduğu sayfaya gözlerim kocaman açılmış bir şekilde dakikalarca bakıyor ve resimlerden, kibrit nerede, çocuğun pantolonu ne renk, bütün ev mi yanmış, ya apartmanda oturuyorlarsa, bütün apartman yandıysa gibi şeyleri anlamaya çalışıyordum galiba. ne gereği varsa. yine böyle bir sürü korkunç resmin olduğu diğer bir kitapçıksa, ellerinde içki şişeleri, kirli sakallı, kırmızı suratlı, ayakkabılarından çıplak ayakları görünen, ceketleri hep kirli ve yırtık olan pis adamlarla doluydu. bu adamlar kırmızı, sakallı suratları ve ellerindeki şişelerle bir o yana bir bu yana sallana sallana bütün sayfaları dolaşıyorlardı. sonra noluyordu, bu adamlar neyin nesiydi, bu kitapta bize ne deniyordu hatırlamıyorum ama adamlar öyle kötü görünüyordu ki, hayatımın geri kalanında kırmızı burun, kirli sakal, içki şişesi ve yırtık ceketi beraberce kimde görsem arkamı dönüp kaçacağımdan emindim. kitapçıklardan birinden hatırladığım tek şey, bir mahkeme kürsüsünün gerisinde kocaman bir kafası ve beyaz bir kavuğu olan yaşlı ve sevimli bir amcanın, kürsünün önünde kocaman gözleri dehşetle açılmış ve hiç sevimli olmayan amcaya eliyle bir şeyler anlattığı resim. sevimli olmayan kocaman gözlü amcanın adı kafirdi. yani hikayede sürekli kendisinden böyle bahsediliyordu. bu kafir meğer Allaha inanmıyormuş, işte bizim sevimli, kocaman kavuklu kadı efendi de ona izah ediyordu. yoğurt neden yapılıyor. sütten. göster bakalım sütü şu yoğurdun içinde. gösteremedin dimi. şimdi süt yok mu yani. var. ee o zaman? ne duruyorsun be hey gafil! gibi konuşmalar geçiyordu hikayede. kafir sonuçta resimdeki gibi kadı efendinin karşısında gözlerini kocaman açarak şaşırıyor, sonra da ne güzel söyledin kadı efendi deyip müslüman oluyordu galiba. ama emin değilim. belki de karşıdaki büfeden bir içki alıp, şu diğer kitapçıktaki sokaklarda sürten içkicilerin arasına karışmıştır.
en sevdiğim hikayeye gelirsek, o hangi kitapçıktaydı unuttum. ama bunun bir önemi yok. hikayenin adını da unuttum zaten ama güzel bir adı vardı. dereye yuvarlanan elma yada elma bahçesindeki adam gibi bir şeydi. bu hikayede, sanırım güzel bir bahar gününde, çeşit çeşit kuşların öttüğü, türlü türlü ağaçların olduğu, şırıl şırıl bir derenin aktığı bir ormanda genç bir adam ağaçların arasında dere boyunca yürümekteydi. ağaçlar kıpkırmızı nefis elmalarla doluydu ve herkesin başına gelebileceği gibi adamın canı felaket bir şekilde elma istemişti. tam o sırada derede yuvarlana yuvarlana adamın önüne kadar gelen küçük sevimli bir elma görmesin mi, hemen alıp ısırıverdi. yedi, yedi, oh çok güzeldi doğrusu. ama bitince kendini kötü hissetmeye başladı. başkasının elmasıydı sonuçta. belki izin vermeyecekti bahçe sahibi. bunu ne yapıp edip sahibine ödemeliyim diye düşündü. ve bahçe sahibini buluncaya kadar yürüdü, yürüdü, yürüdü. nihayet adamı buldu. olanları anlattı. bahçe sahibi insaflı bir adamdı iyi ki. tamam dedi, seni affediyorum ama şu kadar yıl bahçemde çalışacaksın. tamam dedi bizimki düşünmeden. bahçe sahibi yirmi yıl filan demişti bu arada. ama bitmedi dedi adam, yirmi yıl bitince de bir kızım var, kör, sağır ve dilsiz, onunla evleneceksin. yok artık daha neler!.. demedi tabi adam. durdu, önüne baktı. bir kaç saniye geçti galiba ama düşünmedi. tamam dedi. sonra yıllar yılları kovaladı, adamın bahçedeki çalışma süresi bitti, ve bahçe sahibinin kızıyla evleneceği gün geldi. işte dediler, git ve karını gör, şuradaki odada. adam gitti, yavaşça odanın kapısını açtı ve... vay canına! bunu adam demedi elbette. ben dedim. siz de hikayenin sonunu okusaydınız siz de kesin böyle derdiniz. işte böyle muhteşem bir sonla biten harika bir hikayeydi bu hikaye.
bütün bunları neden anlattım hiç bilmiyorum. sanırım hepsi birleşince, dereye yuvarlanan elma, annesini dinlemeyen çocuklar, içki içenlerin kırmızı burunları, kirli sakalları, kadı efendinin büyük beyaz kavuğu, ay ışığında babasıyla camiye giden çocuklar filan eski günleri hatırlattılar. eski, güzel günleri. eski, güzel, temiz günleri.
belki de aklıma, masumiyetin suya düşüp, dere boyunca yuvarlanması, gitmesi, gitmesi, çok uzaklara gitmesi ve gözden kaybolması ve bizim sanki yapacak hiç bir şey yokmuş gibi orada öylece durup arkasından sadece bakmamız gelmiştir. keşke böyle olmamasının bir yolu olsaydı.
15 Nisan 2010 Perşembe
neler olmuyor hayatta
cami bahçesi, kimseler görünmüyor
yerde küçük bir kuş, hareket etmiyor
çimenlerin içinde rüzgar, çok esmiyor
pencere demir parmaklıklı, bahçeye açılmıyor
soğuk oda, dağınık masa, ve ilaçlar, başka bir şey bulunmuyor
çay şekersiz, tadı kötü, soğumuş bir de, içilmiyor
zaman durmuş, saat sessiz, acele etmiyor
kapı kapalı, kapı hep kapalı, kimse açmıyor
çocuk dışarıda annesini bekliyor, içeri girmiyor
kadın çok hasta, tümör var beyninde ama üzülmüyor
sadece gözleri üzgün, elleri bir de, yine de belli etmiyor
çocugu yalnız bırakmaktan korkuyor kadın, ölümden korkmuyor
gitmek istiyor, belki dönmemek, gidemiyor
bu da geçer ya hu... ne zaman? ses gelmiyor
boğaza takılan çubuk kraker, geçmiyor
ağlamak abdesti bozar mı, bilmiyor
yerde küçük bir kuş, hareket etmiyor
çimenlerin içinde rüzgar, çok esmiyor
pencere demir parmaklıklı, bahçeye açılmıyor
soğuk oda, dağınık masa, ve ilaçlar, başka bir şey bulunmuyor
çay şekersiz, tadı kötü, soğumuş bir de, içilmiyor
zaman durmuş, saat sessiz, acele etmiyor
kapı kapalı, kapı hep kapalı, kimse açmıyor
çocuk dışarıda annesini bekliyor, içeri girmiyor
kadın çok hasta, tümör var beyninde ama üzülmüyor
sadece gözleri üzgün, elleri bir de, yine de belli etmiyor
çocugu yalnız bırakmaktan korkuyor kadın, ölümden korkmuyor
gitmek istiyor, belki dönmemek, gidemiyor
bu da geçer ya hu... ne zaman? ses gelmiyor
boğaza takılan çubuk kraker, geçmiyor
ağlamak abdesti bozar mı, bilmiyor
28 Mart 2010 Pazar
nice fiction
ahir zaman içinde
harbour liman içinde
dedeler hayyal meyyal iken
pireneler yer yer parçalı bulutlu iken
ben kaf dağının eşiğinde
zangır zangır üşür iken
uzak uzak bir ülkede
bir keloğlan yaşarmış.
gerisi bizi ilgilendirmez
padişahın kızıyla arasında olan özel şeyler
sonra az gittim, uz gittim
çayır çimen düz gittim
meşe, gürgen, palamut ağaçlı ormana geldim
ekmek parçalarını takip ettim
vay canına! muhteşem bir evle karşılaştım
ev devasa bir tiramisuydu
kapıyı çaldım, kibritçi kız açtı
ona sepetimden bir kivi çıkarıp verdim
bunu keloğlanın annesi vermişti
gerisi bizi ilgilendirmez
yedi basamaklı cücelerle arasında olan özel şeyler
gel zaman git zaman
çok yoruldum, oy aman!
şöyle bir ağaç altında dinleneyim en iyisi
ama ağacın altındaki de kim, o da nesi?
yok bişey, korkma, o fareli köyün kavalcısı
gerisi bizi ilgilendirmez
köylülerle arasında olan özel şeyler
sonra nolur bilirsiniz
gökten zembille üç elma inecek değil
alaaddin keykubatın sihirli lambasından üç eticin çıktı
biri bana, biri sana , biri de kırk haramilere mecburen
saçmalamaya meyyalim vallahi dertten
sevgilerle,
ruby andersen
harbour liman içinde
dedeler hayyal meyyal iken
pireneler yer yer parçalı bulutlu iken
ben kaf dağının eşiğinde
zangır zangır üşür iken
uzak uzak bir ülkede
bir keloğlan yaşarmış.
gerisi bizi ilgilendirmez
padişahın kızıyla arasında olan özel şeyler
sonra az gittim, uz gittim
çayır çimen düz gittim
meşe, gürgen, palamut ağaçlı ormana geldim
ekmek parçalarını takip ettim
vay canına! muhteşem bir evle karşılaştım
ev devasa bir tiramisuydu
kapıyı çaldım, kibritçi kız açtı
ona sepetimden bir kivi çıkarıp verdim
bunu keloğlanın annesi vermişti
gerisi bizi ilgilendirmez
yedi basamaklı cücelerle arasında olan özel şeyler
gel zaman git zaman
çok yoruldum, oy aman!
şöyle bir ağaç altında dinleneyim en iyisi
ama ağacın altındaki de kim, o da nesi?
yok bişey, korkma, o fareli köyün kavalcısı
gerisi bizi ilgilendirmez
köylülerle arasında olan özel şeyler
sonra nolur bilirsiniz
gökten zembille üç elma inecek değil
alaaddin keykubatın sihirli lambasından üç eticin çıktı
biri bana, biri sana , biri de kırk haramilere mecburen
saçmalamaya meyyalim vallahi dertten
sevgilerle,
ruby andersen
16 Mart 2010 Salı
kötü beslenme alışkanlıklarım
nutella mı sucuklu tost mu?
-nutella!
nutella mı halley mi?
-nutella!
nutella mı mercimek çorbası mı?
-nutella!
nutella mı fırında makarna mı?
-nutella!
nutella mı zeytinyağlı sarma mı?
-nutella!
sanırım bu böyle uzayıp gidebilir...
-nutella!
nutella mı halley mi?
-nutella!
nutella mı mercimek çorbası mı?
-nutella!
nutella mı fırında makarna mı?
-nutella!
nutella mı zeytinyağlı sarma mı?
-nutella!
sanırım bu böyle uzayıp gidebilir...
3 Mart 2010 Çarşamba
ölüler evinden anılar
uyandım. ama gözlerimi açmadım. bu on beş dakika sürüyordu genelde. diğer taraftan, bu tarafa gelişim. evde kimse uyanmamıştı anlaşılan. uyansalar çatal, bıçak, terlik, gazete sayfaları çevrilme sesi olurdu. yoktu. kalktım. pencereye dogru yürüdüm. perdeyi açtım. hayır, olamaz, yine mi!.. dedim. apartmanın önünde boylu boyunca uzanmış bir adam yatıyordu. üzerine gazeteler örtmüşlerdi. öldürmüşlerdi adamı anlayacağınız. bu kaçıncı, dedim. niye sürekli bizim apartmanın önünde öldürüyorlardı sanki. moralim bozuldu sabah sabah. gittim yüzümü yıkadım. aklıma sürekli adamın gazetelerin altından görünen kahverengi ayakkabıları geliyordu. niye kahverengi almış acaba, siyah alırlar genelde filan gibi şeyler düşünüyordum. hep böyle olmayacak yerlerde saçma sapan şeyler gelirdi aklıma zaten. birşeyler yiyeyim en iyisi ben dedim. mutfağa gittim. kapıyı açtım. hayır! bu kadarı da fazlaydı. yerde şişko bir adam yatıyordu. daha da kötüsü bu da ölmüştü. üzerinde gazeteler yok allahtan, dedim. ölülerin üzerine gazete örtülmesine dayanamıyordum çünkü. çok moralim bozuluyordu. ayrıca bu adamın huzur içinde ölmüş gibi bir hali vardı. sanki dolaptaki her şeyi yemiş, yemiş, yemiş, son yaprak sarmasını da yedikten sonra derin bir oh çekip son nefesini vermiş gibi görünüyordu. ama niye bizim mutfakta? üstelik de buzdolabının önünü kaplamıştı tamamen. açmam imkansız görünüyordu. neyse boşver, dedim. insanda iştah filan bırakmıyorlardı. mutfaktan çıktım. kapıyı ölü şişko adamın üzerine sıkıca kapattım. birileri gelip üzerine gazete filan örterlerdi, neme lazım. salona girmeye korkmaya başlamıştım. bir adli vaka daha kaldıramam gibi geliyordu. şöyle kapının aralığından bakıp kapatacaktım. kapıyı açtım. oh, burada hiç ölü yok neyse ki dedim. gidip koltuğa oturdum. balıkların kavanozuna bakmaya başladım dik dik. turuncu olan çılgınlar gibi koşturuyordu çünkü. kalktım, kavanozu elime aldım. işte bu! bu odada da bir mevta olmasaydı olmazdı zaten, dedim. gri balık ağzının kenarları ve karnı simsiyah olmuş, kavanozun dibinde yan gelmiş yatıyordu. üzerine gazete örtmemişlerdi çok şükür. dünyadaki bütün canlılar öldü, tek ben mi kaldım yoksa diye korkmaya başladım. başka hiç bir odanın kapısını açmadan, pencereden dışarı filan bakmadan dogru odama gittim. kapıyı kapattım. yatağa yattım. battaniyeyi kafama çektim. gözlerimi kapattım. sonra nolduğunu kimse tahmin edemez!
yani gerçekten tahmin edemez. ben bile edemiyorum. ama ruh sağlığım açısından mortalitesi daha düşük bir rüyaya geçmiş olabileceğim ihtimali üzerinde düşünülmeli.
yani gerçekten tahmin edemez. ben bile edemiyorum. ama ruh sağlığım açısından mortalitesi daha düşük bir rüyaya geçmiş olabileceğim ihtimali üzerinde düşünülmeli.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
| Top ↑ |